29 Nisan 2019 Pazartesi

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'Ankara'lılar ile Hasbihal'



Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin
Ankara’ya ilk teşriflerinde memleket etraf ve mütehayızzanına irat buyurdukları NUTUK suretidir.
Heyeti Temsiliye zamanında;
    -Muhterem Efendiler!
   Heyeti acizânemizi Ankara’ya muvassalatımız günü umum ahalinin erkek, kadın çocuk tekmil halkın samimi ve vatanperverâne tezahüratı fevkâladesi ile taltif buyurdunuz. Bugün müçtemian şerefi ziyaretinizle de bahtiyar kıldınız. Bu münasebetle de heyeti acizanemizin derin hürmet ve teşekkürlerimi takdim etmekle kespi mübahat eylerim.
   Muhterem vatandaşlarımızı böyle müçtemi bir halde selâmlamak bizim için kıymetli bir fırsattır.Müsaade buyurursanız, bu fırsattan istifade ederek kısa bir hasbihalde bulunmak isterim.
'
     Efendiler !
    Cümlenizin malumudur ki; harbin son devresinde Amerika Reisicümhuru Wilson, on dört maddeden ibaret bir programla ortaya çıktı. Bu program Milletlerin kendi mukadderatına hakimiyetini temin ediyordu. Proğramın on ikinci maddesi ise münhasıran Türkiyc’ye, Devletimize ve Milletimize aittir. Wilson, bu madde ile Türkiye’nin, Milletimizin hakimiyeti tamamıyeye malik olması lüzumunu dermeyan ettikten sora buna bir iki kayıtta ilave etmiştir.
      O kuyut şunlardır:
               -Aramızda yaşayan gayrimüslimenin emniyetle ricalini ve serbestii inkişaflarını temin etmek ....
              -Bir de boğazların küşade bulundurulmasıdır…
   Umum İtilaf Devletleri Wilson'un  prensiplerini kendi menfaatleri için muvaffık gördükleri gibi bizim devletimiz de bu on ikinci maddeyi kabulde hiç bir beis görmedi. Ve kabul etti. Hakikaten kabul edilebilecek bir prensiptir. Çünkü Mister Wilson‘un istediği anasırı gayrimüslimenin emniyeti can ve her türlü hukuk ve esbabı inkişafları için icap eden her şeye zaten öteden beri Devletimiz ve Milletimiz tarafından riayet edilmiş idi. Filhakika anasırı gayrimüslimenin Osmanlı Devleti ve Milleti ağuşunda mazhar oldukları imtiyazat, üç asır mütecaviz bir zamandan beri ziyadesile mevcuttur. Binaenaleyh bu kayıt bizim için yeni bir şey değildir.!

         Boğazların serbestisi meselesine gelince;
  Bu güzergahta payitahtımız, kalpgâhı Devletimiz vardır. Bunun emniyetini badelistihsal umum ticarete amade olarak küşad edilmesi de lazimeden görülür. İşte Devletimiz ancak bu esasat dairesinde muharebeden ve mütareke yapmak kararını verdi. Bunun neticesi olarak İtilaf Devletlerile 30 Teşrinevvel 1918’de mütareke akdetti. (Mütarekenameyi göstererek) Malümunuz olan mütarekename budur. Tabii cümleniz bunun muhteviyatını bilirsiniz! Muhteviyatı ile tatbikatı arasında ne kadar azim farklar olduğunu bir daha umumun nazarı dikkatine vazetmek isterim.
    Mütareke namenin bazı mühim maddelerini hatırlatacağım;
Mesela birinci maddeye nazaran bu hudutların muhafazası ve asayişi dahiliyenin idamesi için luzum görülecek kuvvayı askeriyeden maadası terhis olunacak ..
  
   1-İşbu kuvvetlerin miktar ve vaziyetleri tarafiyenin müzakeresile takarrür ettirilecek idi.
      Pek mühim olan yedinci madde itilaf Devletlerinin herhangi sevkulceyş noktasını işgal hakkını almalarını, müttefiklerin emniyetlerini tehdit edecek vaziyet zuhurunda şartı sarihile tayin etmiştir.

    Onuncu madde; Yalnız ! Toros tünellerinin Müttefikler tarafından işgali ne ila münhasırdır?
 On ikinci madde; Hükümet muhaberatı müstesna olmak üzere telsiz, telgraf ve kabloların  murakabeatini ne ila ... ,. tecviz ediyor?

On beşinci maddede; ‘Memaliki Osmaniye dahilindeki hududu hadiyenin, yalnız ve ancak murakabesi’ mevzuubahstir.  

  On altıncı maddede Kilikya’daki ordularımızdan mahallinin inzibatı için iktiza eden kuvvetin orada terki ve mütebakisinin beşinci maddeye tevfikan terhisi pek sarih olarak mezkurdur.
Ve bundan başka hiçbir kayıt ve şart yoktur.

    Yirmi dördüncü madde;’Vilayatı sittenin herhangi bir kısmının gali hakkını İtilaf Devletlerine muhafaza ettiren sebep, bu vilayetlerde iğtişaş zuhuru hali olacağı sarihtir.

İşte Efendiler, mütareke namenin en çok nazarı dikkati celp noktaları bunlardır.
   
Bu maddelerin mazmunlarile tatbikatı arasında tetabuk var mıdır?

    Mesela mütareke namenin ilk akdolunduğu zamanlarda İngilizler Musul’u işgal etti. Mütareke namenin akdinde bizim ordumuz Musul’da, İngilizler cenupta idi. Mütarekeden sora oradaki kumandanla iğfalkarane temas ederek askerlerini Musul’a soktular!

     İstanbul’u berri ve bahri kuvvetlerile işgal ettiler. Bu hususta mütarekenamede müsaade varmıdır???

   Adana havalisini, Urfa’yı, Ayntap’ı ve Maraş’ı evvela İngilizler ve badebu Fransızlar işgal ettiler. Buna dair de mütarekede bir madde yoktur.  Kililkya’da bizim kuvvayikariyemizde beşinci madde musibince mahlli inzibatımızı temin edecek kadar bırakıldıktan sonra fazlası terhis edilecekti. 
             O halde bu tatbik edilmiş olan şekil nedir?

    İtalyanlar Avusturya’yı işgal ettiler, muharip bulunmadığımız Yunanlılar da İzmir ve havalisini işgal ettiler, hulasa mütarekenameyi baştan başa hurdahaş ettiler, bu tecavüzata, bu hakşikenare menamelfita karşı İstanbul’daki hükümeti merkeziyeler maatteesaüf aciz bir vaziyet aldı. Hatta yapılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdi.
   Evet İstanbul’un, Antalya’nın, Klikya’nın haksız işgallerini protesto dahi etmemişlerdir. Bunu yapmadıktan başka İstanbul’da mesela henüz sulh akdetmediğimiz bir milletten jandarmamıza kumandan tayin ettiler!
   Kömür tedarikindeki müşkülatı, iktiham edememek aczi yüzünden İstanbul’un tramvaylarını, su kumpanyasını, bütün şimendifer hatlarımızı henüz hali mütarekede bulunduğumuz itilaf devletlerinin tahtı idaresine verdiler. Halbuki biliyorsunuz, mütarekenamede yalnız şimendiferler için kontrol mevzuu bahistir. Yoksa idaresini sulh yapamadığımız Düveli Müttelifeye tevdi etmek akıl ve vicdanın kabul edemeyeceği hususattandır. 
  Hatta Efendiler! büyük bir teessürle söylemeye mecburum ki,
 Babıalinin muhafazasını bile Ferit Paşa son zamanlarda ecnebilere terk etmiştir!

   Memleketin dahili asayiş hudutlarının temin ve muhafaza için lüzumu kadar asker silah altında terkedilecekti. İlk zamanlarda seksen bini mütecaviz bir kuvvet kafi görüldü. Bilahare İtilaf Devletleri kırk üç bine tenzil ettiler, bir müddet sora da bir çok vasıtalarla  bu miktarın da dununa indirildi. Bütün eslihamızın sürgü kollarını çıkararak sandıklarla gönderdiler. Milletimizi memlekteimizi tamamen müdafsız bırakmak maksadını takip ettiler.
   Görülüyor ki Efendiler! İtilaf Devletleri iki noktalarda banis bulunuyorlar.

       Birincisi: Wilson prensiplerini, Versay konferansında kabul ve ilan ettiler. Buna nazaran on ikinci maddeyi ve bunun hükmünce
Bizim hukukumuzu kabul ettiler. Halbuki fili hareketlerile Wilson prensiplerini, Türkiye’nin hayat ve mukadderatını zamin ve kafil olan on ikinci maddeyi nazarı dikkatten dur tuttular.

       İkincisi: Şeref  ve namus üzerine imza etmiş oldukları mütareke namenin hiçbir noktasına riayet etmedikten başka on ikinci maddenin ahkamına muhalif olmak üzere devletimizi manda altına almak ve hatta büsbütün inkisama uğratma kararına kadar ileri gittiler.

    Bittabi Efendiler bu hal şayanı dikkattir. 
İtilaf Devletlerinde büyük bir zihniyet teheddülü görülüyor!

   Mütareke namenin akdinde hür ve müstakil yaşamağa layık bir Osmanlı Milleti kabul ettikleri halde aradan bir iki ay geçtikten sonra bu kanaatlerden tecerrüt ediyorlar. Başka renk ve manada kararlar veriyorlar.

     Bunun sebebi şu suretle izah olunabilir; Ecnebiler kendi menafii iktisadiye ve siyasiyetlerini tatmin edebilmek için aleyhimizde icat ettikleri iki mütealayı yürütmeye başladılar!  
    Bu mütalaalardan,
        birincisi güya Milletimizin anasırı gayrimüslimeyi müsavvat ve adalet düsturuna tevfikan idareye gayri muktedir olduğu,

       ikincisi de güya Milletimiz heyeti umumiyesile kabiliyelten mahrum bulunduğundan bahçe halinde bulunan yerlere girmiş ve oraları harabezara çevirmiş.
                Birincisi ile millete zalimlik atıf ve isnat ediyorlar.!!!! 
                 İkincisi ile kabiliyetsizlik.!!!!

      Eğer bu mütalaa cidden varit olsa idi, Milletimizin müstakil yaşamağa hakkı iddia olunamazdı. Hakikaten zulüm medeniyete kabili telif değildir. İstidatsızlıkta şayanı af bişey olamaz.!  

     Çünkü Milletler işgal ettikleri arazinin sahibi hakikisi olmakla beraber beşeriyetin vekilleri olarak ta oralarda bulunurlar. O arazinin menabii servetinden hem kendileri istifade eder ve dolayısıyle  bütün beşeriyeti istifade ettirmekle mükelleftirler. Bu düstura göre bundan aciz olan milletler hakkı beka ve istiklalle layık olmamak lazım gelir.
     Halbuki bu mütealeat bizim hakkımızda kattiyen gayrivarittir. Her ikisi de mahzı iftiradır. Milletimizin kabiliyetsiz olmadığı tarihen ve mantıkan sabittir. Bunun delilini yine ecanibin kendi muamelelerinde bulabiliriz.
   Avrupa devletleri mütarekeden evvel ve mütareke anında mütareke name ile ‘kendi hududu millisi dahilinde yaşamağa layık Türkiye’ kabul etmişlerdir aradan bir sene geçmeden nasıl oluyor da bir Millet zalim ve kabiliyetsiz oluyor?
   Ve bundan dolayı hayattan mahrum edilmek isteniliyor?
    Avrupa Devletleri Milletimizi evvelce bilmiyorlar mıydı?
   Wilson Prensiplerini kabul ve mütareke nameyi imza ettikleri zaman altı asırlık bir Milletin mahiyeti, kabiliyeti hakkındaki malumatları noksandı da bir iki ay zarfında mı ikmal ettiler?
   Hakkımızda tatbik edecekleri kararları bilmiyorlardı da sonra mı hatırlarına geldi?

      Halbuki düşününüz Efendiler!

     Milletimiz ufak bir aşiretten; anavatanda müstakil bir devlet tesis ettikten başka garp alemine, düşman içine girdi ve orada azim müşkülat içinde bir imparatorluk vücuda getirdi. Ve bunu, bu imparatorluğu altı yüz seneden beri kemali şevket ve azametle idame eyledi. Buna muvaffak olan bir millet elbette âli hasaisi siyasiye ve idariyeye maliktir. Böyle bir vaziyet yalın kılıç kuvvet ile vücuda gelemezdi!!! Cihanın malumudur ki, Devleti Osmaniye pek vasi olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürati fevkalade ile ve tamamen mücehhez olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce hüsnü iaşe ve idare ederdi. Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilatının değil bütün şuabatı idariyenin fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

Milletimizin zalim olması meselesine gelince, bu da sırf iftiradan, mahzı hizipten ibarettir.
     Efendiler,
    Hiçbir millet, Milletimizden ziyade ecnebi unsurların itikadat ve âdatına riayet etmemişlerdir. Hatta denilebilir ki, edyanı saire erbabının dinine ve milletine riayetkâr olan yegâne Millet, bizim Milletimizdir. Fatih İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriki, Bulgar eksarhı ve Ermeni kategigosu gibi hristiyan rüesayı diniye haizi imtiyaz oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahşedildi.
   İstanbul’un fethinden beri, gayrimüslimin mazhar bulundukları bu imtizayatı vasia milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsaadekâr civanmert bir milleti olduğunu ispat eder en bariz delildir!
   Milletimize bu isnadatta bulunan muarrızlar insaf etsinler de dünyanın en büyük ve medeni milleti olduğunu iddia edenlerden, dini islamı sureti resmiyede tanımayan, İslamları pazar gününü yevmi tatil ve mübarek suretinde tanımağa icbar eden ve islamlamın yevmi mahsusu olan cuma gününü resmen tanımayan milletler olduğunu unutmasınlar!

   Memlektimizde yaşayan anasırı gayrımüslimin başına ne gelmiş ise kendilerinin ecnebi entrikalarına kapılarak ve imtiyazlarını suistimal edecek sureti vahşiyanece takip ettikleri iftirak siyaseti neticesidir.

      Her halde Türkiye’de zuhura gelmiş şayanı arzu olmayan bazı ahval birçok esbap ve mazerete istinat etmektedir. Bunu da kat'i olarak arz edebilirim ki bu ahval, Avrupa devletlerinde mazeretsiz irtikap edilmiş bunca itisafattan pek dun bir mertebededir.

       Rusya’nın Polonya’ya karşı bir buçuk asır müddet takip ettiği hunrizane siyaset, Kafkasya’da Çerkezlere ve pogrom namile Musevilere tatbik ettiği mezalim bu meyanda sayılacak misallerdendir.

          Tekrar ediyorum, aleyhimizde serdedilen mütaleat yanlıştır.

    Bu hakikat tarihen ve mantıken sabittir. Bu hususu yalnız garba değil hatta vatandaşlarımıza da ehemmiyetli bir surette ihtar etmek lüzumunu hissediyorum. Çünkü nadirattan olmakla beraber teessüfle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya hissi milliden mahrum kalmış olması lazım gelen bazı şahıslar ecnebilerin aleyhimizde serdettikleri aleyhimizde serd ettikleri ithamatı reddetmedikten başka vatanlarını milletlerini kabahatli göstermekten çekinmiyorlar!

   Hala bugün, Sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için ecnebilere küşade bulunduranlar var, bu gibilere lanet           Efendiler!  
      Düşmanlarımız hakkımızda icad ettikleri iftiraları bir aralık Paris konferansında kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak daha muharebe esnasında birbirile yaptıkları hafi ahidnamelerin ve teati ettikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Ayıntap, Urfa ve Maraş’ın işgalleri hep bir mütekabil neticesi olsa gerek! . . 
      Halbuki haktan, adaletten bahseden İtilaf Devletlerinin, bu gibi muamelelerde bulunmamaları lazım gelirdi. Medeniyet ve insaniyetten bahsedenlerden buna intizar edilmezdi.

      Fakat Efendiler,,, 
     Her halde alemde bir hak vardır! Ve hak kuvvetin fevkindedir

   Şu kadar ki, Milletin hukukunu müdrik olup müdafaa ve muhafazası emrinde her türlü fedakârlığa müheyya olduğuna dair aleme bir kanaat vermek lazım gelir.

    İşte düşmanlarımızın bu hareketi, Milletimizi bu idrakten ve bu hissi fedakariden mahrum zannettiklerinden neş’et eylemiştir! Fakat doğrusunu söylemek lazım gelirse mütarekeden beri biribirini Veyleden hükümetlerimizden memleketin maruz kaldığı haksızlıklara karşı kusurlu ve akılsızca  hareketleri aleyhimizdeki yanlış fikirleri teyide medar olmuştur. Mesela Tevfik Paşa vatanımızın bir kısmını Ermenistan’a ilavede bir beis görmemekte idi. Ferit Paşa beyanatı resmiyesin de Vilayatı Şarkiye’de  vasi bir Ermenistan muhtariyetinden bahsettiği gibi Paris’te cenup hududumuzun Toros olabileceği söylemişti. Toros’un cenubunda arapça tekellüm edildiğini zannediyor. Ve Toros’tanda Antakya’ya kadar   olan mıntıkanın Türklerle meskun ve bin seneden beri Türk kanile yoğrulmuş olduğunu bilmiyordu. İşte bu gibi hükumetlerin tavrı hareketleridir ki, milletimizi mazisini unutmuş milliyetin ve hususi medeniyetlerin bahşettiği hukuktan, bihaber, kansız miskin bir millet olarak tanınmasına yol açılmıştı.
    Milletimizin de kendini bu suretle telakkiye meydan vermesinde pek büyük bir kabahati vardı. Milletimizin o kabahati efendiler, hükümeti merkeziyenin icraatile Avrupa’nın namusuna fartı itimat göstermiş olmasıdır. İşte bu kabahatten naşi kendi kıymetini, mahiyetini, fezalini unutturmak dercesine düşmüştür.
    İzmir hailesinden sonra idi ki, Milletimiz hakikaten mütehassis ve mütenebbih oldu. Ve derin bir uçuruma sürüklendiğini idrak etti. Ve onu müteakip hukukunu bizzat müdafaaya karar verdi, tabii bunu yapabilmek  için bir şekil almak taazzuv lazım gelirdi.  Zaten her taraftan teşkilat ve taazzuvat daha evvel başlamış idi. Fakat evvela Erzurum ve badehu Sivas Kongrelerinde vahdeti umumiyemiz vücuda geldi.
    Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bütün cihana karşı olan beyannamesi ve nizamnamesi muhteviyatı haizi ehemmiyettir. Esasen muhteviyatı cümlenizce malumdur.
   Fakat müsaade ederseniz her ikisinden bazı noktaları burada tekrar hatırlatmak isterim;

   Nizamnamenin teşkilata ait sahifesinde görülüyor ki, maksat Osmanlı vatanını tamamiyetini ve makamı muallayı hilafet ve saltanatın ve istiklali millinin masuniyetini temin zımnında Kuvvayı Milliye’yi hakim kılmaktır.
     Efendiler,  
   Bir millet mevcudiyeti ve hukuku için bütün kuvvetile, bütün kuvayi fikriye ve maddiyesile alakadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine istinaden mevcudiyet ve istiklalini temin etmezse şunun bunun baziçesi olmaktan kurtulamaz. Hayatı milliyemiz tarihimiz ve devirde tarzı idaremiz buna pek güzel  delildir. Bu sebeple teşkilatımızda Kuvvayı Milliyenin amil ve İradei Milliyenin hakim olması esası kabul edilmiştir.
    Bugün, bütün cihanın milletleri yalnız  bir hakimiyet tanırlar ‘Hakimiyeti Milliye!’ Teşkilatın diğer teferruatına bakacak olursak işe köyden ve mahalleden, ve mahalle halkından yani fertten başlıyoruz. Fertler mütefekkir olmadıkça, hukukunu müdrik bulunmadıkça, kütleler istenilen istikamete, herkes tarafından iyi veya fena istikametlere sevk olunabilirler. Kendini tahlis edebilmek için her ferdin mukadderatile bizzat alakadar olması lazımdır. Aşağıdan yukarıya temelden çatıya doğru yükselen böyle bir müessese elbette rasim olur. Şüphe yok her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya olmak zarureti vardır.  
    Birincisinin tecellisinde bütün beşeriyet için gayeye vusul müyesser olmuş olurdu. Böyle olmanın imkanı ameli ve maddisi henüz bulunmadığından bazı  müteşebbüsler  milletlere verilmesi lazım gelen istikametin itasında delalette bulunuyorlar. Bu suretle yukardan aşağıya taazzuv ettirilebilir. Biz memleketimiz dahilindeki seyahatlerimizde bittabi birinci tarzda başlamış olan teşkilatı milliyemizin mebdei hakikiye, ferde kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru taazzuvatın başladığını kemali şükranla gördük. Bununla beraber derecei tekemmüle vasıl olduğunu iddia edemeyiz. Bunun için sureti mahsusada aşağıdan yukarıya tekrar bir taazzuvun husulü gayesine sureti mahsusada sarfı mesai etmemiz bir vazifeyi milliye ve vataniye telakkiye edilmelidir.

     Beyannamemizin bazı noktalarından tekrar bahsetmek isterim.
 Osmanlı muharebeden evvelki hududu malumunuzdur. Harbi Umuminin neticesi bir takım fedakarlık ihtiyarına devletimizi mecbur kılıyor, buna nazaran devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik. Bu hudut beyannamemizin birinci maddesinde musarrahtır. Teferruat itibarıyla bilmeyenler olabilir. Ve bittabi mazurdurlar.
    Bu hudut tahassul ederken işin içinde bulunduğumdan bunu da
 arz edeceğim;
     Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilien bu hatta hakim bulunuyordı. Bu hudut İskenderun körfezi cenubundan Antakya’dan Halep ile Katma istasyonu arasında cerablus köprüsü cenubunda Fırat nehrine mülaki oradan Deyizora iner: badehu şarka temdit edilerek Musul Kerkük Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırile meskun aksamı vatanımızı tahdit eder. Bunun cenup aksamında arapça mütekellim dindaşlarımız vardır. Bu hudut dahilinde kalan aksamı memalikimiz camiai Osmaniyeden lâyenfek bir kül olarak kabul edilmiştir. Beyannamenin dördüncü maddesine bakalım!. Bu madde ile biz, bizimle beraber yaşayan anasırı gayrimüslimeyi ayni hukuk ve ayni selâhiyette kabul ediyoruz. Hepimiz bu devletin müslüman ve anasırı gayrimüslime dahil olarak aynı suretle tebaasıyız. Ve bu itibarla cümlemizin hukuku birdir. İçimizde yaşıyan gayrımüslim vatandaşlarımıza bizim hakimiyeti siyasiye ve muvazenei içtimaiyemizi ihlal edecek fazla birtakım imtiyazat veremeyiz. Bu madde, dahili siyasetimizdeki kanaati umumiyemizi izah etmektedir.

 Yedinci madde; siyaseti hariciye hakkındaki noktayı nazarımızı bildirir. Her halde devlet ve milletimiz dahilen ve haricen dahilen ve haricen bütün manasile müsta'kil kalacaktır. Bize başkabir tarzı idare tatbik edilemez. Bu bapta birçok muhtelif esbabın başında en büyük ve mühim sebep şudur. Dinen dahi müstakil olmak mecburiyetindeyiz. Yalnız vasi olan memleketimizi seri bir surette imar edebilmek için ve milletimizin az zamanda ilim ve marifetini icabatı asriyeye göre yükseltmek için müftekir olduğumuz hususatı takdir ederiz. Ancak bu hususta bize muavenet edebilecek devletin nasıl olabileceği yedinci maddede musarrahtır. Böyle bir devletin muavenetini hüsnü telakki ederiz.
'İRADEİ MİLLİYE'
    İşte Efendiler! 
   Erzurum ve Sivas Kongrelerinde tespit edilen esesat ve dikkati nazar başlıca bunlardan ibarettir. Bu esasat sayesinde bütün milletimiz müttehit bir hale gelmiştir. Bu maksadı mukadderatın temini ile iştigal edildiği bir sırada pek alâ hatırlarız ki, Ferit Paşa buna mani olmağa kalkıştı. Bu teşebbüsatı memleket dahilinde suitefsire uğraştı. İttihatçılar dedi. Bu isnat efkarı dahiliye ve hariciyede
Muvaffak olamadı. Bunu gördükten sora yeni bir silah aradı. Bolşeviklik dedi. Resmi telgraflarında Bolşeviklerin Karadeniz’den takım takım  takım Samsun, Trabzon ve dahile doğru yürüdüğünü, memleketi alt üst ettiğini resmen işaa eyledi. Bunlar da müessir olamadı. Ferit Paşa ve kabinesi daha ileriye gittiler. Bazı yerlerde ahalii islamiyeyi iğfal ederek üzerimize sevk etmek, millet için, vatan için, çalışanları imha etmek kastinde bulundular. Tabii bunlarda da muvaffak olamadılar. Fakat nihayet millet Ferit Paşayı ademi itimat göstermeğe mecbur oldu. Kabine iskat edildi. Vahdeti milliye kesbi rasanet etti.
    Teşkilatı milliyenin husule getirmiş olduğu dahili ve harici vaziyet ile eski vaziyet arasında fevkalâde farklar mevcuttur. Dahilen emniyet ve asayiş noktai nazarından gayrika'bili mukayese tebeddülat vardır. Haricen ecnebilerin hakkımızda verdikleri ve verebilecekleri imha ve idam kararının pek yanlış olduğu artık bütün itilaf devletlerince takdir olunmuş ve teşkilatı milliyenin kıymet ve ehemmiyeti gayri kabili inkar görülmüştür.
    İtilaf Devletlerinden ihtimal bazısı henüz menafii hususiyesini temin etmek için milletten başka bir yerde noktai istinat arıyor. Millet vahdet ve azminde sebat ettikçe bu gibilerin de hakikati kabul edeceklerinde şüphe yoktur. Şimdi olan milletimizin sebatkârane bir surette azminde devam etmesi ve İstanbul’da kariben toplanacak mebuslarımızın vazifei teşriiyelerini bihakkın ifa edilebilmesidir. Her halde Millet hükümetin nigehbanı olmak lazımgelir. Çünkü hükümetlerin icraatı menfii olup da Millet itiraz etmez ve ıskat etmezse bütün kusur ve kabahatlere iştirak etmiş demektir. Ferit Paşa Paris’e gittiği zaman aldığı cevabi nota tamamenarz ettiğim mealdedir. Filhakika şunun  bunun baziçesi olabilen milletler hukukuna gayri müdriktirler. Ve böyle bir Millet murakabe altında bulundurulmağa müstahak olur.
    Millet, Ferit Paşayı iskat ettikten sora yerine gelen Ali Rıza Paşa amali milliye dairesinde milletle müştereken çalışmayı kabul etti. Ferit Paşanın sûkutile Ali Rıza Paşanın geçmesi meselesinde milletin alakası bittabi birinciyi ıskattadır. Bundan başka bir şey yapamazdı. Reisi vükelayı bittabi zatı şahane intihap eder. Ve müşarünleyhde arkadaşlarını.. Bu yeni kabineye eski kabineden bazı zevat dahil olmuştu. Bu sebeple Heyeti Temsiliyemiz mütereddit kaldı. Bir takım şartlar dermiyan  etmek mecburiyeti görüldü. Nihayet itilaf edildi. Hükümetle yapılan itilaf namede üç noktaya istinat ediliyordu. 
         Kuvvayı Milliyenin meşruiyetinin tasdiki.

   Meclisi Millinin içtimaine kadar mukadderatı millet hakkında kat'i ve son taahhüdatta bulunulmaması, sulh konferansında milletin mukadderatını müdafaa edecek murahhasların eskisi gibi menafii millet ve memleketi gayri müdrik olanlardan intihap edilmemesi..      Hükumet bu üç noktayı kabul etti. Ve teferruat üzerinde daha ziyade anlaşabilmek  için, Bahriye Nazırı Salih Paşayı gönderdi. Bahriye Nazırı Amasya’da Heyeti Temsiliye ile mülakat etti.  Müşarünleyh ile vuku bulan müzakerede ben de bulundum. (Göstererek) bu beyanname ve nizamnamenin her satırı beraber okundu. Tamamen mutabakati efkar hasıl oldu. Bu müzakerat esnasında diğer bir meselei mühimenin mevzuu bahsedilmesine lûzum görüldü. Meclisi Millinin mahalli içtiması İstanbul bu gün içinde bulunduğu elim şerait içinde Meclisi Mebusanın, Millet vekillerinin vazifelerini kemali serbestii ile ifa edip edemeyeceği cayi teammül görüldü. Bunun için meclisin hariçte toplanması düşünüldü. Salih Paşanın İstanbul’a avdetinden sora hükümeti merkeziye bu fikre iştirak etmedi. Bittabi bütün mehazirine rağmen İstanbul’da içtimai lazım geldi  Maamafih Heyeti Temsiliyece mehazire karşı icap eden tedabir ittihaz edilmiştir.
   
      Efendiler! 
   Teşkilatı Milliyemizin bugün takip ettiği gaye vatanın inkisamdan ve milletin esaretten tahl’sine matuftur. İnşaalah zamanı Karipte teşkilatı milliye bu gayenin istihsalile deruhde ettiği vazifei vatanıyesini ifa edecektir.
   Fakat vazifesini ikmal etmiş sayılacak mıdır?  Bence bundan sonra da pek mühim vazifei vataniye ve milliyemiz vardır.

         Ezcümle ahvali dahiliyemizi  ıslah ile milleti mütemeddine meyanında faal bir uzuv olabileceğimizi filen ispat etmek lazımdır.

   Bu gayede muvaffak olmak için siyasi mesaiden ziyade içtimai mesaiye ihtiyaç vardır. Teşkilatı Milliyemizin böyle bir gaye için nasıl bir şekil almak lazımgeleceğini şüphesiz milletimizin âmali umumiyesi tayin ve tesbit edecektir. Şimdilik heyeti Temsiliye, meb'usların kemali emniyetle  ifayi vazife eyledikleri tahakkuk edeceği güne kadar kemali fıssabık vazifesine devam edecektir.

      Efendiler, ümit ederim ki, müsait bir sulh akdinden sonra vaziyetimiz hüsnü idare edilirse evvelki hudut dahilindeki vaziyetimizden daha iyi olur. Bu noktada bir fikir izah etmek istiyorum. Cemiyetimiz noktai nazarından çizdiğimiz hudut haricinde kalan dindaşlarımızla bu muhterem kardeşlerimizle ayni hudut dahilinde asırlardan beri vatandaşlık ettik bu kardeşlerimiz her tarafta, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de Şark’ta: kendi dahillerinde muhafazai mevcudiyet ve temini istiklal için sarfı mesai ediyorlar. Bütün bu İslam parçalarının istiklal olmaları alemi islam için ne büyük bahtiyarlık olur! Bunun husulünde alemi islamın vaziyetinin ne kadar rasin olacağını şimdiden tasavvur  etmekle pek büyük saadet hissediyorum. Mazharı intihap olduğuna şüphe kalmayan alemi islamın muvaffakiyetini o kadar kavi görüyorum ki, bu imanla izahı hissiyatı vicdanı zevk pek büyüktür. Fazla rahatsız etmek istemem, beni dinlemek lütfunda bulunduğunuzdan dolayı hassaten teşekküratımı arz ederim.

26 Aralık 2018 Çarşamba

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL ''HÜR CUMHURİYETİN MERKEZİ''

HÜR CUMHURİYETİN MERKEZİ 
  27 ARALIK 1919, ATATÜRK’ÜN ANKARA'YA GELİŞİ
   



           ATATÜRK, 
   Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve baş muhariri Yunus Nadi’ye verdiği bir mülakatta şöyle der;
‘’Ben Ankara’yı coğrafya kitabından ziyade, tarihten  öğrendim ve Cumhuriyet merkezi olarak öğrendim. Hakikaten Selçuki idaresinin inkısamı üzerine Anadolu’da teşekkül eden küçük hükümetlerin isimlerini okurken ‘Ankara Cumhuriyeti’ni görmüştüm!’ Tarih sayfalarının bana bir CUMHURİYET MERKEZİ olarak tanıttığı, Ankara’ya geldiğim O gün gördüm ki, aradan geçen asırlara rağmen Ankara’da hala 'O Cumhuriyet kabiliyeti' devam ediyor!

  NASIL OLDU?
     Padişah ve İngilizlerin Anadolu’daki işgale karşı direnme çabalarını bastırmak için düşünülen M. Kemal ismi üzerinde uzun tartışmalar yapılmıştı. Damat Ferit Paşa’nın kefaleti neticesinde karar verilmiş, M. Kemal’in adı  Malta Sürgünleri listesinden çıkarılarak Padişahın özel yetkili Yaveri olarak Anadolu’ya gönderilmek, üzere görevlendirilmişti. Bu görev, M. Kemal için, Milletin sinesinde, İrade-i Milliye’nin ortaya çıkarılması anlamı taşıyordu.
   
  VER ELİNİ ANADOLU,
   Amasya ve Erzurum’dan sonra Sivas en geniş çaplı Kongre idi. Sivas Kongresi ağır şartlar altında akd edilirken Heyeti Temsili’ye Delegelerin ‘’mali durumumuz müstakili yete izin vermediği’’ yönündeki görüşlerine karşılık M. Kemal ‘’….fakat biliniz ki halk buna meydan vermeyecektir.. ‘’çıkışı ile son bulur.
  Tutuklanmaktan bir kaç saat farkla kurtulan, M. Kemal KAYSERİYE oradan da Mucur'a geçer. 
  M. Kemal, Hacı Bektaş’da Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Baba ile can cana gelerek 'HAK YOLUNDA' irade koymak üzere sözleşirler. Tekrar Mucur'a dönen M. Kemal gittiği her merkezde şehrin ileri gelenleri ve özellikle gençler ile esaslı görüşmeler yaparak, aslında küçük kongreler akd ediyordu. Sivas Kongresi Saltanat ve Damat Ferid Paşanın baskısı altında kalmış, M .Kemal’in Heyeti Temsiliye Başkanlığı, bertaraf olmuştu, çözülmeler ve kopuşlar başlamıştı. Beynam’da uygunsuz koşullarda sabahlanılmış, ıskartaya çıkacak bir otomobil ile Ankara’ya doğru yol alınıyordu. VE

ANKARA’lılar
     M. Kemal'i neredeyse 7 gündür bekliyordu !

  ANKARA
  Evliya Çelebi, Ankara için ‘Osmanlı’nın elinde ebed eyleye’ dediği şehir yıkılmaz kalesi ve halkının sağlamlığı ile seyahatnamesinde dikkat vermişti.
  1893 yılında demiryoluna kavuşan Ankara, dört tarafından Anadolu’ya sahip bir merkez konumundadır.  
1893 yılında Sam Elliot’un tespitine göre 18 bin Türk 11 bin Hristiyan olmak üzere 29 bin kişi yaşamaktadır.
 Daha önce tiftik ve tarım ticareti ile çok zengin yaşam süren Ankara, 19. Yüzyıl’a yoksullaşmış olarak girmiştir. Ayrıca şehrin iki yanında bataklıklar oluşmuştu. Sıtma ve verem, savaş kadar can almaktaydı. Aslında havası sağlam ve memuru, esnafı, köylüsü dirençliydi. 24 Oğuz boyu, Ankara ve o’na bağlı orta Anadolu kentlerinde çoğunlukta ve ağırlıktaydı.

   KIZILCA GÜN 
   Oğuz Boyu, AHİ Ocakları ve onların güvenlik kolu olan seğmenlerce, Oğuz gelenekleri her şeye rağmen sürdürülüyordu. Tarihte, KIZILCA GÜN adıyla anılan, halkın tehlikeli ve zor günlerde, toplanarak irade koyduğu günler bir Oğuz geleneğiydi. Selçuklu’nun çözülmesinden hemen sonra ‘AHİ CUMHURİYETİ’ ile geleceklerini teminat altına almışlar, Osmanlıya da yön vermekten geri kalmamışlardı.
   Bir Kızılca gün, yaşayan Ankara M. Kemal’in gelişinin bir gün öncesinde, ‘Sancağı Mihraba’ dikerek ilanı yapmıştı. Ve artık Ankara’lılar M. Kemal’i bekliyorlardı.

   ÖNDER MİLLET 
  Dikmen sırtlarında, yani KIZILCA YOKUŞTA, Seğmen Tertibinin başı çektiği Şehrin ileri gelenleri ve halkın büyük özlemi ve tezahüratı ile karşılandı.
Seğmenlerin, ‘Millet yolunda ölmek’ andı ile duygulanan, M. Kemal’in gözleri yaşlanarak, duygulanmış, daha sonra merkeze doğru  hareket etmiştir.
ANKARA KLUBÜ 'SEĞMENLER'



MİLLET ÖNDERİNİ,
ÖNDER MİLLETİNİ BULMUŞTU!

     İRADEYİ MİLLİYE MERKEZİ  
   Ankara’ya geldikten sonra Osmanlı Mebusan Meclisini tercih eden arkadaşları o’nu yalnız bırakmıştı. O asla gerçek bir İrade-İ Milletten ve kararından sapma göstermedi. Heyeti Temsiliye neredeyse yalnızca kendisinden ibaretti. Ancak yılmadı. Heyeti Temsiliye adına İstanbul’a giden arkadaşlarını nerede ise telgraf yağmuruna tutarak ‘İRADE-İ MİLLİYENİN ANKARA’da’ olduğunu bildiriyordu. Arkadaşları hemen dönmedi, ancak Osmanlı Mebusan Meclisinin, son kanunu, Misakı Milli sınırları yasası oldu.
  Yine telgrafları ile İstanbul ve Saltanatı muhalif devletlere savunarak İstanbul’a, gerçek iradenin, Ankara olduğunda ısrar ediyor, Ankara’ya gelmelerini bildiriyordu. Ankara’da geçirdiği yalnız günler o’nun için Halkçılık ilkeleri üzerinde yoğunlaşarak çalışma zemini verdi. Osmanlı’ya çevrilmiş olan silah, Wilson Prensipleri ile sağlamlaştırılmış, meşruiyet bulmuştu. M. Kemal hemen bir konferans vererek, Wilson Prensiplerinin, Millet’inin de temel hakkı olduğunu vurguladı. Kısaca düşman tezcizatı ile düşmanı vurmuştu.
VATAN ÜZERİNDE VAR OLMA HAKKINI, ‘O’ VE MİLLETİ KULLANACAKTI !


  MESLEĞİ TÜCCARLIK OLMAMALI!
    Ankara’da bulunduğu süre içinde, Sivas’ta çıkarılan ve adını kendi koyduğu, İrade-i Milliye gazetesini, Ankara’ya taşımak istemiş ancak gazetenin sahibi izin vermeyince Ankara’da ‘Hakimiyeti Milliye’ adında bir gazete çıkarmıştı. Gazetenin mesleği bölümünde çok dikkat çekici bir yazıyı M. Kemal bizzat yazdırdı.

’Bugünden itibaren mevki-i intişara çıkan ve sütunlarında bütün Anadolu ile onu alâkadar eden muhitlerin ahvâl ve hadisâtını ihtiva edecek olan gazetemize bu ismi tesadüfi olarak vermedik Gazetemizin ismi, aynı zamanda takip edeceği tarik-i mücâhedenin de nev’idir. Şu halde diyebiliriz ki, Hâkimiyet-i Milliye’nin mesleği, milletin müdafaa-i hâkimiyeti olacaktır.’'


  BENİM KARAKTERİM HÜRRİYET VE İSTİKLAL !
  ‘O’ nu dahi yapan en kötü şartları, kendi lehine çevirmekteki ustalığıydı. Bu ustalık, 
       HÜR AKIL ve HÜR  KARAKTERİN, 
    bilgiyle, bezenmesinden meydana gelmişti.
  İstanbul’da ecnebilerin, nasihat ve planları ile vakit geçiren arkadaşları, çaresiz son ile karşı karşıya kalmış Ankara’ya gelmeye başlamışlardı. 

  EŞSİZ MİSAFİR 
Artık bütün ibreler, Ankara ve Ankara’nın eşsiz misafiri fahri Ankara’lı M. Kemal’i gösteriyordu .
O, direncin, dürüstlüğün,
     gerçek, İRADE-İ MİLLİYE’nin TEMSİLCİSİYDİ.
BÜYÜK ÖNDER, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİ,
burada açacak;
 Misak-ı Milli’yi, istiladan arındıracak ve Lozan’da BARIŞI sabitleyecekti.

  İş bununla da bitmeyecek, topyekun Kalkınma ve İyileşme hamlesi başlatacaktı.
DAYANÇ; TÜRK MİLLETİ’NİN, FEDAKARLIĞI AZMİ VE ZEKASI İDİ !
ÖNDER VE MİLLETİN, EL ELE, GÖNÜL GÖNÜLE, VERDİĞİ ANKARA
HÜR CUMHURİYET MERKEZİ ANKARA 

HÜR CUMHURİYET TÜRKİYE'NİN MERKEZİ 


27 ARALIK 1919
ATATÜRK'ÜN ANKARA'YA GELİŞİNİN
99. YILI KUTLU OLSUN!
  Avrupa ve Anadolu’dan sürülüp atılmaya çalışılan, hatta bitirilmek istenen, bir Millet ve Merkezi Ankara, bu tarihten sonra,
TÜM MAZLUMLARIN, ZİYARETGAHI OLACAKTIR.

16 Eylül 2018 Pazar

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'HASRETLİ OKLAR'


HASRETLİ OKLAR    
         Gazeteler, eski gazeteler,Onlar şimdikilerden çok farklı, eğitici, bilgi dolu, sevgi dolu,
 inanç dolu...
   Hal böyle olunca Asya'dan Avrupa'ya bir kısrak başı gibi uzanan dört nala özgürlük taşıyan,                                                                                                                           uygarlık taşıyan, Türk Yurdu!
    Tarihi ile diliyle, bilimiyle örneklediği yakut mücevherler gibi parladığı, 
                                                                                            Kongreler, Kurultaylar Kamutaylar...
                        Ve bir Ulusu aslına çeviren kökleri ile buluşturan Başöğretmen. 
    Nereden gelip, nereye gittiğini ve nereye ulaşabileceğini somutlayan, hareketleyen Başöğretmen!


BAŞÖĞRETMEN ''HASRETLİ OKLAR''
   Eski gazeteler, Cumhuriyetin gazeteleri, Ulusun Gazeteleri, Devrimin ayak izlerini taşır, sesleri yankılanır! Onları koklayabilmek, nefasetine ulaşmak ve  duyumsamak, gerçeğin birincil kaynaklarına eriştiriyor insanı!

BAŞÖĞRETMEN HASRETLİ OKLAR

        Her bakış ve her yorumla değişen dönüşen hatta şahsi ve harsi emellere alet edilen muhteşem Devrim, MUHTEŞEM TÜRK DEVRİMİ! Aslı, bulmak için arandığımız yaşamlar, kitaplar!
  Yine daldım arşivin buğulu sayfalarına ve bir süre eski gazeteleri taradıktan sonra belli bir kanaat oluşturdum.
   Günümüzün en büyük sorunlarından biri olarak gördüğüm kavram sorunu ile başlamayı uygun buluyorum. Çünkü kavramı doğru ortaya koymadan üzerine imar edeceğimiz binayı kurmak tümüyle yanlış temele oturtmaya sebebiyet veriyor! Yine kavramı belirleyerek işe başlayalım.
   19 Mayısta M. Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışı ile başlayan Kurtuluş Hareketi  Devrim mi, İnkılap mı ? Çünkü Devrim ile İnkılap ifade ettiği anlamlar itibari ile bir birinden küçük farkla ayrı ve kullanıldığı alan ile de önemli ölçüde ayrı ve ayrılması gereken iki KAVRAM!
   İnkılap; Arapça isimdir, Toplum düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirebilmek için yapılan köklü değişiklik, iyileştirme olarak tanım alır.
   Devrim; Türkçe isimdir Devirmek kökünden gelir, kökten değişiklik yeni biçim yeni bir anlayış getirmek demektir.
   Türkiye'mizde yönetimin, halka geçmesi ve tamamıyla Ulusal Egemenliğe dayanması noktasından ele aldığımızda TAM BİR DEVRİM,
    Devrimin köklerini ve bağlarını kontrol ederek düşündüğümüzde ise TAM BİR İNKILAP,
 olduğunu görürüz!
    Nedenlerine baktığımda,(burada ben dili ile aktarma yapacağım; çünkü kendi bilgi, görgü, algı sınırlarımı belirlemek, bakış açımı ben ile sınırlamak gereği duyuyorum. O muhteşem 'Devrim' ve peşi sıra yapılan asıla dönüş niteliğindeki İnkılaplar, bir birey olarak benim algılarımdan çok daha büyük çok daha yücedir!)
    Devrim olarak nitelemenin, en haklı ve en büyük paydası, Türk Milletinin, Töresine ve yapısına uygun yönetim biçiminin uzunca bir süre kaybedilmesine verdiği tepki olarak değerlendiriyorum. Türk ananesi ile yaşayan halk yönetimini kendi kurar ve bunu ortak karar alma süreci ile yapar ki, bu yöntemi kurulan her devlette görmek olanağı vardır.
     Halk ile yönetimin ayrılması, ya da kopuşu, araya giren virüslerin( başka milletlerin gelenekleri) yaptığı hastalık ile oluşmuştur.  Virütik bulaşma, Halk ile yönetim arasında kurulan geçirgenliği, alıp verme, uzlaşma dolayısıyla birbirini var etme işlevini tıkayarak kangren olmasına neden olmuştur. Her gül dibinde meclis kuran halk karar organında liyakati bulamamanın acısını, hastalığını ilişkilerini sınırlayarak karşılamıştır. Meydana gelen kopukluk, devletin ve devleti kuran halka yabancılaşmasına neden olunca, TOPRAĞIN ve üzerinde yaşayan HALKIN, ANALIĞI DEVLETİN BABALIĞI, birbirini öteleyen, iteleyen, eziyet eden hal almıştır.
   Açıklamaya çalıştığım nedenle, TÜRKİYE ve Türkiye de yaşayan önder Halk, bir DEVRİM yapmıştır. Devletin keyfi (şahsi ) yönetimden gördüğü zararı yok olma pahasına engelleyerek şahsi eylemlerden uzaklaşmış, ULUSAL EGEMENLİĞE dayalı olarak yeniden örgütlenmiş dünya yönetimleri içinde nadide denecek DEVRİM ile kendisini yenilemiştir ve bu açıdan tam bir devrim niteliğindedir. Bunun yanında Egemenliğin halka ait olması, ortak karar verme yapısının tarihsel ve ananevi kökleri asırlar öncesine uzanır. Öncesi olduğu aşikardır, hatta dünyaya yayılmıştır. Bu açıdan baktığımızda, tam bir aslına dönüş anlamı taşır, Reformist.tir! İNKILAP.tır!

      İYİLEŞME, TEMİZLENME ve HASTALIKTAN KURTULUŞ! anlamındadır. O halde diyebiliriz ki TÜRKLERİN ASLINA DÖNÜŞÜ için verdiği mücadeleye TÜRK DEVRİM'i denir.

   Osmanlı'nın son dönemlerinde görülen şahsi idarenin başarısızlıkları, yenileşme ve ıslahat hareketlerinin mayasının tutamamasının sebebi olarak söylenebilir, Halktan uzak ve hükümran yapısı ve Halk arasındaki etnik ayrıcalıklar bütünleşmeyi engellemiş her tebaa ayrı baş çekmiştir. Halkı ile sevgi, şefkat ile korumaya yönelik bir ilişki kuramayan yönetim, ne kadar çabalasa da asla ayakta kalmayı başaramamıştır ve bundan sonra da bu hükümran tarzı başaran olmayacaktır sanırım.
   
   Köklerimizin bir İmparatorluk kurduğunu ve bütün dünya da yönetim becerisi ile ün saldığını ancak bazı bozulmalar ve bulaşmalar ile çöktüğünü, çöküş sırasında yine bazı iyileştirici önlemler, aldığını hepimiz biliyoruz. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerindeki iyileşme gayretleri, Cumhuriyet ile yapılan İnkılapların başlangıcı sayılır. Bu teze kanıt olarak değerli arkadaşım Fuat Yeşilkaya'nın beni haberdar ettiği; Ahmed Bedevi Kuran'nın yazdığı 'Osmanlı İmparatorluğunda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele' adlı kitabı çok ciddi bir eser niteliğindedir.Bu kitabı anmayı İnkılabın köklerini, baş gösterişini filizlerinin boy gösterişini anlamak açısından çok önemli bulduğumu söylemeliyim! Hemen ilk sayfalardan bir cümleyi burada yad edeyim 'Hiç şüphe yoktur ki, Osmanlı imparatorluğunun parçalanması taassup ve kuru cehalettendir.(1330)'
BAŞÖĞRETMEN 'HASRETLİ OKLAR'
  
    Geçtiğimiz günlerde 30 Ağustos Başkumandanlık ve Zafer Bayramını, ardından da 9 Eylül İzmir'in düşman işgalinden temizlenmesi ve Yurdumuzun büyük bir bölümünün güvenlik altına alınmasının yıl dönümlerini yaşadık. Kıvanç günlerini hasret ve özlemle yüreklerimizde hissettik. Bu günlerde ihtiyacımız olan iyi hissetme, kendini değerli görme duyguları, yine Atalarımızın verdiği amansız mücadele sayesinde sinemizi şenlendirdi.
   Bu güzel duygularla göz attığım bir kaç eski gazetede, O günlerde yeni Türk Harfleri olarak nitelenen sütunlar dikkatimi çekti. Gazetede Türkün asırlardır kullandığı eklemeli dil tekniğine uygun olarak sözcük türetmeye ilişkin sûtun  dil çalışmalarının ne denli özenle bilinç ile yapıldığının açık delili. Ayrıca gazetenin bütününe serpilmiş olan yeni rakamlar, Arapça metinler içinde kullanılan Türk harfleri ile yazılmış kelimeler ve 'tır, dir' eklerinin bütün makale içinde Türkçe yazılışı, bana bu günün etiketlerini anımsattı. Yüzümde gülümseme ve zeka karşısında aldığım memnun eda dışarıdan bile gözlenebilirdi!

  Baş öğretmenin işi olmalıydı bu! Bütünün içinde açan kır çiçekleri! Arapça harflerin arasında özüne, sözüne, yapısına yaşantısına uygun açan renklerce kır çiçekleri, özlemle beklenilen ÖZ'e dönüş! Yeri gelmişken hemen 09/ 09 /1928 Tarihli, Hakimiyeti Milliye gazetesini, örnekleyeyim,
BAŞÖĞRETMEN TÜRK HARF İNKILABI 


Bu güzel ve eşsiz Gazete sayfalarının arkasında Harf İnkılabının yoğun bilimsel çalışmalardan sonra yapıldığını göz ardı etmeden belirtelim. Yeni Türk harflerinin tam bir dökümünü de hemen her günün gazetesinde görmek mümkün, uzunca bir süre sürekli olarak yayınlandığını gözleyebiliyoruz. 
BAŞÖĞRETMEN TÜRK HARFLERİ 
 Zamanlamaya Dikkat!
       9 Eylül 1928 Yedi düvele verilen amansız Kurtuluş Mücadelesinin yıl dönümünde bu kez cehalete verilecek savaşın meşalesini tutuşturmak bu gün bile toplum mühendislerinin parmağını ısırtacak zamanlamadır. Bu kıvanç gününün mutluluğu cehalet savaşının meşalesinin yakılması, başarıların yeni başarılar doğuracak güdülenme kaynağı oluşturması öğretmenliğin kitabını yazmaktır. Demektir ki, başarı en az bir önceki başarı kadar olacaktır bu bir payda koymak bir eşik belirlemektir Baş öğretmenin kendi kendi ile yarışıdır. Kişisel gelişimde kendi kendini aşmaktır. Atatürk'ümüzün kişiliğini Türk Toplumu ile özdeşik kıldığını bildiğimize göre bu gelişmek için sınır gözetmeden her alanda bir önceki başarıyı geçmek demektir.
BAŞKUMANDAN 9 EYLÜL 1928 AKDENİZ  ZAFERİ'

   İstiklali kanı canı pahasına yokluk içinde kazanan Türk Milleti asırlarca kendine dayatılan anlamadığı esir edildiği harfleri aklından tıpkı kara örtüyü yırtıp atar gibi atmaya iştahlanmıştı ve Baş öğretmeni çok ehildi!
 Kıvanç gününün ardı sıra gelen  gazetelerin adının ve bu gün etiket diyebileceğimiz sözcüklerin yeni harfler ile yazılması  küçük bir sütun ile işe başlanması neredeyse bu günün teknikleri ile yarış ediyor. 

  Büyük maharet! Usta bibliyograf Emil Ludwig'in tespite dayalı betimlemesinin ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor bizlere. Ne demişti usta yazar 'Hakiki Tablo'! Bu temaya uygun gazete sütunlarından bir kaç örnek vererek sizlerde Ulusal Egemenliğe dayalı aslına dönüş hareketlerinin kokusunu, tadını duyumsatabilmek benim için son derece mutluluk kaynağı olur. Yarın sabah okulların sonra yüksek okulların açılacağı bir gün, cehalet ile savaşımız da yeni bir gün! Ve yeni bir dönem başlayacaktır. Türk Uygarlığının dünyada çapında çizdiği 'Hakiki Tablo' bütün parlaklığı ve güzelliğiyle yerini alsın eskisi gibi yol gösterici olsun! Bunun için Baş öğretmene kulak vermek onun gibi Ulusunu sevmek gönülden sevmek yeterlidir.

BAŞÖĞRETMEN TÜRK HARF İNKILABI 
    İçinde bulunduğumuz girdaplardan cehalete karşı bir savaş başlatarak çıkmak en doğru yoldur ve alan eğitim alanıdır! Son söz olarak umuyor ve diliyorum ki, önce ki; savaşlarımız kadar kutlu ve sonu esen olur!

18 Ağustos 2018 Cumartesi

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'EMPERYALİZM!


EMPERYALİZM
      Ne demektir?
      Ne zaman başlamıştır?
     Bu kavramın içini iyi doldurmadan yada sınırlarını ortaya koymadan ANTİ-EMPERYALİST olmak mümkün müdür?  Sınırlarını bilmediğiniz kavramın karşısında olmak için nerede durmalıyız? Ne yapmalıyız? Bilmek mümkün değil ! Kaşı karşıya kaldığımız sorunun temeline inmek ve eldeki verileri doğru şekilde ortaya koymak için tanımları, doğru yapma mecburiyetindeyiz! Toplam olarak diyebiliriz ki;
 Tanımlar doğru yapılmadığı zaman teşhis ve tespit yanlış ve ya yine farkında olmadan karşısında olduğumuz adrese teslim oluruz!
   EMPERYALİZM
    Bir canlının diğer bir canlıya orantısız güç kullanarak uyguladığı baskı ve zulümdür. Öyle bir zulümdür ki, diğerini yok olmaya veya sürekli sömürüye maruz bırakacak hatta sömürülenin bunu fayda olarak algılayacağı süreklilik arz eden düzenekte olmasıdır. En koyu emperyalizmin göstergesi sömürülenin rızasıdır. Sömürünün fark edilmemsi halidir ki bu çoğunlukla hayranlık ile kol kola gezer ve süreklidir. Sömürülen isteklidir!
  EMPERYALİZMİN en doğru işaretlerinden birisi doğal düzenin bozulmasıdır.
   Sorgulamaya nasıl ve ne zaman başladık! (bireysel olarak)
   Bizim kuşağımız Fransız devrimi referansı ile eğitildi ve uzun zaman Devrimizin taklit olduğunu zannediyorduk ve bir Avrupa hayranlığı ile yıllarımızı askeri darbe ile de apolitik olarak tükettik . Bilginin elektronik ortamda hızlı dağılışı ve sosyal çevremizin genişlemesi, farklı bilgilere ulaşmamızı ve daha önce göremediklerimizi, duymadıklarımı duyma olanağı getirdi.
   Biz Laikliği Fransa'dan, Medeni Hukuku İsviçre'den aldığımızı öğrenerek yarım yüzyıl hayat  sürdük. Bazı büyüklerimiz, anti-emperyalizmi 'Fransız Devrim' hareketlerine bağlıyorlar ve o tarihten başlatıyorlar. Gerçekten öylemi ? Fransız Devriminden önce emperyalizm olgusu ile tanışmamış mıydık? Yoksa adını mı bilmiyorduk?
  O halde sömürgecilik ve dünya üzerindeki kendinden daha az gelişmiş, alet edevata sahip halklara uygulanan kırımları hangi kavram ile belirleyeceğiz ?
Emperyalizm tarihinin Fransız Devrimi ile başlatılmasına bir karşıtlığım daha var bir olgunun adı konulmuş ise görünür ve fark edilir olmuştur ve büyük ihtimal o artık başka bir gömlek giyerek başkalaşmış demektir. Aslında bu tarihten sonra daha yoğunlaştığını ancak gizlendiğini söylemek istiyorum. Bana göre Fransız devriminden sonra emperyalizm daha komplike olarak evrimleşmiş araçlarını çeşitlendirip kuvvetlendirmiştir.
Arkadaşlarımın birinin yorumu ile Emperyalizm, Collier's Ansiklopedisine göre üç ana döneme ayrılmış.
   1- 16. yüzyıla kadar olan ve içinden 19 yüzyıldaki paylaşım savaşını doğuran dönem,
  2-19 Yüzyılda, 1.Dünya savaşı ki, bu savaşa Kemal ATATÜRK önderliğinde bizim Atalarımız son verdi,
  3- Dönem ise içinde bulunduğumuz evre olarak belirtilmiş. 
KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'EMPERYALİZM'


En koyu ve acımasız dönemi yaşıyoruz sanki. Saatler içinde değişen kurlar, teknolojik ve araçsal ambargolar, ek vergiler gibi. Bir gün içinde hatta saatler içinde yoksullaşıyor yada zenginleşiyoruz  üstelik vatandaş olarak hiç bir şey de yapmadan.
  Emperyalizm ne zaman başladı soruna verdiğimiz cevaplar o kadar çeşitli ki, yalnızca bir kaçı..
  para icad olduktan sonra,
  din icad olduktan sonra,
  tekerlek icad olduktan sonra vs uzayıp gidiyor.  
 Demek ki, bir de çeşitleri var yada güç kullanımı ilahi güç kullanımı, cins gücü kullanımı gibi!
Açarsak dünya iki bin yılı geçkin süreyle dinler üzerinden,  savaşlara sahne olmuştur! 
Din savaşlarının bağlandığı İlahiyat aslında tam bir emperyalist içeriktedir ve tahrifatlandırılmıştır. İnsanların inanma arzuları kullanılarak saptırılmış oynanmış bilgiler ile kan ve göz yaşına batırılmıştır. Oysa yardanın zaten bir düzeni vardır! Diğer canlıların yaşam hakkına saygı koşuldur. Aynı şekilde insanın kendi eşey cinsine karşı uygulanan baskı ve zulüm ile kadınlar bin yılardır edilgen, taciz gören, istismara uğrayan konumdadır.
Kültürel ve teknolojik emperyalizmi de atlamadan belirtelim!
Ben işin aslını insan oğlunu aklında buluyorum !
İnsanoğlu aklı ile orantısız güç elde edince emperyalizm başladı. Eğer emperyalizmi yalnızca insanın insana ettiği zulüm olarak görürsek büyük bir yanılgı ve hata yapmış oluruz. Bu gün insanın dünyaya ettiğini hangi canlı türü yapabilirdi. Dünyanın neredeyse altını üstüne getiren insan artık uzayın altını üstüne getirmeye talip!
   Üzerinde durduğumuz ve daha çok ilgilendiğimiz ekonomik emperyalizm. Ülke olarak dışa bağımlılığımızı sorguladığımız elimizden düşüremediğimiz teknolojik araçlar nedeniyle hissetme eşiğimize giren bağımlılık hali. İstiklali yerinde olmak yerine kendi hukuk kurallarımızı ve güvenliğimizi ilgilendiren cezai işlemlerde bir müstemleke vaziyetine düşmek! Alınan tedbirlerin yetersizliği ve esasa yönelik olamadığını görmek, son derece vahim!
KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'ANTİ-EMPERYALİZM'


  Bir Kemalist olarak benim için üzücü olanda, emperyalist diye andığımız Ülkeler ile yandaşlık ederek, güçsüz Ülkelere yapılan yayılıma politikalarıdır! Onların madenlerine topraklarına kiralamaya talip olarak  açıklarımızı kapatmayı örneklemek. Bu hareket dünyanın doğal düzenine aykırı olduğu kadar dinimizin temel düsturlarına da aykırıdır. Türk Milleti olarak, bizi biz yapan temel felsefemizden uzaklaşıyor olmak, sömürüye karşı duracağımız yerde, kolay olanı seçerek bizde kendimizden daha güçsüz olanları mı sömürelim!
 Emperyalizmle baş etmenin yolu emperyalist olmak mı ?   
Yoksa mazlumların hakkına saygı gösterip kendi varlıklarımızla,

         
        ANTİ-EMPERYALİST OLMAK MI?

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'ÖĞÜT'

ÖĞÜT

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL ' UMUT'


UMUT
   Bu gün Kooperatifte hasbıhal bazındaki iki saatlik birliktelikten sonra yine hayıflanmaya başlamıştım.  Üzülüyordum, çok üzülüyordum.
Devletim, Milletim, Cumhuriyetim için endişelerim benliğimi esir almıştı. Kafamda her şeyin bir cevabı vardı ve nedenlerini açık açık gördüğüm ancak paylaşmakta sıkıntı çektiğim ya da ne zaman paylaşacağıma karar veremediğim bir sürü soru ile eve geldim. Yanımda çok saygıdeğer sevdiğim bir hocam vardı ve çok güzel bir tatil günü geçirmiştim ancak rahat değildim!
ANKARA MEMURLAR KOOPERATİFİ
GENEL KURUL TOPLANTISI
  Kafamın içini durmadan didikleyen alıcı kuşlardan kaçmak için her zaman yaptığım gibi; ya kitaba ya da elektronik ortamdaki bilgi denizine dalmaya karar vermiştim. İlk önce amacım başka bir konu ile ilgili bir kaynak bulma çabası iken, yine bu bilgi denizinde ummadığım  ya da amaçlamadığım  bilgilere eriştim.           
  Eski Gazetelerden bir kaç kupür okumaya başladım . Son derece ilgimi çeken bu zaman aralığında bir biri ardına okuduğum haberler beni öyle mutlu ediyordu ki saatlerin akıp geçtiğinin farkında bile değildim. Gözüm saate iliştiğinde gecenin biri olmuştu. Karşılaştığım haber, tamda bu günün, Kooperatifteki söyleşinin hemen ardından dikkatimin yoğunlaşmasına neden oldu ve yazmaya karar vermeme neden oldu. Daha önce yazdığım 'İlk Adımım' adlı yazıya eklemek adına, bu geçmiş zaman haberini sizlerle paylaşmaya karar verdim.
  Yazı da belirttiğim gibi Atatürk'ün desteği ile kurulan kooperatif zamanının bankalarından daha büyük hacme sahip olmuştu!
   Büyük bir güven vermiş!
   Bugünlere geldiğimizde eski ve tarihi gibi sıfatlar ekleyerek böyle büyük işler yapmış kurumun içinde bulunmak, tıpkı bir aslanın kafeste ölmesini seyir etmek kadar üzücü, çok üzücü! Çare dediğimizde elimizde açık veriler olmasına rağmen güven ve uygulanabilirlik kalmamış!
  Ülke olarak içinde bulunduğumuz iç ve dış siyasi ortam, ciddi anlamda endişe verici ve uzun zamandır rahat bir nefes almakta gerçekten sıkıntı çekiyoruz! Üstüne üstlük bu gün haberleşme kanalları ile terör örgütünün icra ettiği hadsizlik son derece vahim! Siyasi, Ekonomik ve kültürel kıskaçların ortasında ne yapacağımızı bilemiyoruz! Zorlanıyoruz ! Zorlanıyorum!
      İnsan bünyesi aşırı yükü kaldırmaya çalışırken kendisi için dengeleyici mekanizmalar geliştiriyor ve bu mekanizmalardan bazıları kendisine yarar, bazıları ise zarar veriyor. İşte ben baskı duyduğumda okumayı seçenlerdenim. Okumak benim yaralarımı sarıyor, olduğumdan daha iyi hissettiriyor, güven duymaya başlıyorum, olabilirlerim artıyor, içimi umut kaplıyor!
   Sözünü ettiğim bu haberi aktarmaya çalışacağım ve parantez içinde küçük açıklamalar yapacağım!
Bu güzel gazete haberi; umuyorum ki, sizlerin de inancınızı ve umudunuzu artırır.
  
28 Mart 1937 Tarihli 'CUMHURİYET' Gazetesi ikinci sayfada yer alan habere göre;
''Ankara Memurin  Kooperatifi İçtiması''
(küçük başlığı ile sunum bulmuş ve düşünün ki, bu haber o günlerde sıradan haber)
Ankara Memurin Kooperatifi Heyeti Umum iyesi bu gün Halkevinde, Maliye Vekaleti Müsteşarı Faik Baysal'ın Reisliğinde toplanarak İdare Meclisinin yıllık raporunu tasvip etmiştir. (görevi biten azâların ve yenilerinin seçimi bildirilirken) Tasvip edilen bilançoya göre bu sene ortaklara iştirak hisseleri nispetinde yüzde on ve şirketten yaptıkları mubayaata nispetle, yüzde sekiz temettü dağıtılacaktır. Bu netice Ankara Memurin Kooperatifi, on bir senelik mesai hayatında ilk olarak tecelli eden müspet bir vakıadır.'' 
Diye bitiyor.
    Umarım bu haberin güzelliği  paylaşımcılığı dürüstlüğü  geçmiş zamanlarda olduğu gibi hepimizi sarar!
   Aziz Atatürk'ün bizzat öncülük ederek kurduğu ve kendi cebinden sermaye verdiği, bu kooperatifler için şimdilerde biliyorum ki, mesnedi olmayan bir dünya haber yapılıyor. Oysa burada gazeteye rakamlar olarak yansıyan ancak aslında dürüstlüğün doğruluğun ve hakça paylaşımın bir toplumu nasıl özgür müreffeh ve haysiyetli kıldığını görmezden gelmek için insanın akıl zorunun olması gerektiği, gözler önüne açıkça seriliyor.

ATATÜRK YOLUNDA OLACAĞIMIZ GÜNLER 
UMUDU İLE!

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'UMUT'


UMUT
   Bu gün Kooperatifte hasbıhal bazındaki iki saatlik birliktelikten sonra yine hayıflanmaya başlamıştım.  Üzülüyordum, çok üzülüyordum.
Devletim, Milletim, Cumhuriyetim için endişelerim benliğimi esir almıştı. Kafamda her şeyin bir cevabı vardı ve nedenlerini açık açık gördüğüm ancak paylaşmakta sıkıntı çektiğim ya da ne zaman paylaşacağıma karar veremediğim bir sürü soru ile eve geldim. Yanımda çok saygıdeğer sevdiğim bir hocam vardı ve çok güzel bir tatil günü geçirmiştim ancak rahat değildim!
  Kafamın içini durmadan didikleyen alıcı kuşlardan kaçmak için her zaman yaptığım gibi; ya kitaba ya da elektronik ortamdaki bilgi denizine dalmaya karar vermiştim. İlk önce amacım başka bir konu ile ilgili bir kaynak bulma çabası iken, yine bu bilgi denizinde ummadığım  ya da amaçlamadığım  bilgilere eriştim.              
ANKARA MEMURLAR KOOPERATİFİ
GENEL KURUL TOPLANTISI
  Eski Gazetelerden bir kaç kupür okumaya başladım . Son derece ilgimi çeken bu zaman aralığında bir biri ardına okuduğum haberler beni öyle mutlu ediyordu ki saatlerin akıp geçtiğinin farkında bile değildim. Gözüm saate iliştiğinde gecenin biri olmuştu. Karşılaştığım haber, tamda bu günün, Kooperatifteki söyleşinin hemen ardından dikkatimin yoğunlaşmasına neden oldu ve yazmaya karar vermeme neden oldu. Daha önce yazdığım 'İlk Adımım' adlı yazıya eklemek adına, bu geçmiş zaman haberini sizlerle paylaşmaya karar verdim.
  Yazı da belirttiğim gibi Atatürk'ün desteği ile kurulan kooperatif zamanının bankalarından daha büyük hacme sahip olmuştu!
   Büyük bir güven vermiş!
   Bugünlere geldiğimizde eski ve tarihi gibi sıfatlar ekleyerek böyle büyük işler yapmış kurumun içinde bulunmak, tıpkı bir aslanın kafeste ölmesini seyir etmek kadar üzücü, çok üzücü! Çare dediğimizde elimizde açık veriler olmasına rağmen güven ve uygulanabilirlik kalmamış!
  Ülke olarak içinde bulunduğumuz iç ve dış siyasi ortam, ciddi anlamda endişe verici ve uzun zamandır rahat bir nefes almakta gerçekten sıkıntı çekiyoruz! Üstüne üstlük bu gün haberleşme kanalları ile terör örgütünün icra ettiği hadsizlik son derece vahim! Siyasi, Ekonomik ve kültürel kıskaçların ortasında ne yapacağımızı bilemiyoruz! Zorlanıyoruz ! Zorlanıyorum!
      İnsan bünyesi aşırı yükü kaldırmaya çalışırken kendisi için dengeleyici mekanizmalar geliştiriyor ve bu mekanizmalardan bazıları kendisine yarar, bazıları ise zarar veriyor. İşte ben baskı duyduğumda okumayı seçenlerdenim. Okumak benim yaralarımı sarıyor, olduğumdan daha iyi hissettiriyor, güven duymaya başlıyorum, olabilirlerim artıyor, içimi umut kaplıyor!
   Sözünü ettiğim bu haberi aktarmaya çalışacağım ve parantez içinde küçük açıklamalar yapacağım!
  Bu güzel gazete haberi; umuyorum ki, sizlerin de inancınızı ve umudunuzu artırır.
   28 Mart 1937 Tarihli 'CUMHURİYET' Gazetesi ikinci sayfada yer alan habere göre;
''Ankara Memurin  Kooperatifi İçtiması''
(küçük başlığı ile sunum bulmuş ve düşünün ki, bu haber o günlerde sıradan haber)
Ankara Memurin Kooperatifi Heyeti Umum iyesi bu gün Halkevinde, Maliye Vekaleti Müsteşarı Faik Baysal'ın Reisliğinde toplanarak İdare Meclisinin yıllık raporunu tasvip etmiştir. (görevi biten azâların ve yenilerinin seçimi bildirilirken) Tasvip edilen bilançoya göre bu sene ortaklara iştirak hisseleri nispetinde yüzde on ve şirketten yaptıkları mubayaata nispetle, yüzde sekiz temettü dağıtılacaktır. Bu netice Ankara Memurin Kooperatifi, on bir senelik mesai hayatında ilk olarak tecelli eden müspet bir vakıadır.'' 
Diye bitiyor.!
   Umarım bu haberin güzelliği  paylaşımcılığı dürüstlüğü  geçmiş zamanlarda olduğu gibi hepimizi sarar!
   Aziz Atatürk'ün bizzat öncülük ederek kurduğu ve kendi cebinden sermaye verdiği, bu kooperatifler için şimdilerde biliyorum ki, mesnedi olmayan bir dünya haber yapılıyor. Oysa burada gazeteye rakamlar olarak yansıyan ancak aslında dürüstlüğün doğruluğun ve hakça paylaşımın bir toplumu nasıl özgür müreffeh ve haysiyetli kıldığını görmezden gelmek için insanın akıl zorunun olması gerektiği, gözler önüne açıkça seriliyor.

ATATÜRK YOLUNDA OLACAĞIMIZ
 GÜNLER UMUDU İLE!