29 Nisan 2019 Pazartesi

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'Ankara'lılar ile Hasbihal'



Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin
Ankara’ya ilk teşriflerinde memleket etraf ve mütehayızzanına irat buyurdukları NUTUK suretidir.
Heyeti Temsiliye zamanında;
    -Muhterem Efendiler!
   Heyeti acizânemizi Ankara’ya muvassalatımız günü umum ahalinin erkek, kadın çocuk tekmil halkın samimi ve vatanperverâne tezahüratı fevkâladesi ile taltif buyurdunuz. Bugün müçtemian şerefi ziyaretinizle de bahtiyar kıldınız. Bu münasebetle de heyeti acizanemizin derin hürmet ve teşekkürlerimi takdim etmekle kespi mübahat eylerim.
   Muhterem vatandaşlarımızı böyle müçtemi bir halde selâmlamak bizim için kıymetli bir fırsattır.Müsaade buyurursanız, bu fırsattan istifade ederek kısa bir hasbihalde bulunmak isterim.
'
     Efendiler !
    Cümlenizin malumudur ki; harbin son devresinde Amerika Reisicümhuru Wilson, on dört maddeden ibaret bir programla ortaya çıktı. Bu program Milletlerin kendi mukadderatına hakimiyetini temin ediyordu. Proğramın on ikinci maddesi ise münhasıran Türkiyc’ye, Devletimize ve Milletimize aittir. Wilson, bu madde ile Türkiye’nin, Milletimizin hakimiyeti tamamıyeye malik olması lüzumunu dermeyan ettikten sora buna bir iki kayıtta ilave etmiştir.
      O kuyut şunlardır:
               -Aramızda yaşayan gayrimüslimenin emniyetle ricalini ve serbestii inkişaflarını temin etmek ....
              -Bir de boğazların küşade bulundurulmasıdır…
   Umum İtilaf Devletleri Wilson'un  prensiplerini kendi menfaatleri için muvaffık gördükleri gibi bizim devletimiz de bu on ikinci maddeyi kabulde hiç bir beis görmedi. Ve kabul etti. Hakikaten kabul edilebilecek bir prensiptir. Çünkü Mister Wilson‘un istediği anasırı gayrimüslimenin emniyeti can ve her türlü hukuk ve esbabı inkişafları için icap eden her şeye zaten öteden beri Devletimiz ve Milletimiz tarafından riayet edilmiş idi. Filhakika anasırı gayrimüslimenin Osmanlı Devleti ve Milleti ağuşunda mazhar oldukları imtiyazat, üç asır mütecaviz bir zamandan beri ziyadesile mevcuttur. Binaenaleyh bu kayıt bizim için yeni bir şey değildir.!

         Boğazların serbestisi meselesine gelince;
  Bu güzergahta payitahtımız, kalpgâhı Devletimiz vardır. Bunun emniyetini badelistihsal umum ticarete amade olarak küşad edilmesi de lazimeden görülür. İşte Devletimiz ancak bu esasat dairesinde muharebeden ve mütareke yapmak kararını verdi. Bunun neticesi olarak İtilaf Devletlerile 30 Teşrinevvel 1918’de mütareke akdetti. (Mütarekenameyi göstererek) Malümunuz olan mütarekename budur. Tabii cümleniz bunun muhteviyatını bilirsiniz! Muhteviyatı ile tatbikatı arasında ne kadar azim farklar olduğunu bir daha umumun nazarı dikkatine vazetmek isterim.
    Mütareke namenin bazı mühim maddelerini hatırlatacağım;
Mesela birinci maddeye nazaran bu hudutların muhafazası ve asayişi dahiliyenin idamesi için luzum görülecek kuvvayı askeriyeden maadası terhis olunacak ..
  
   1-İşbu kuvvetlerin miktar ve vaziyetleri tarafiyenin müzakeresile takarrür ettirilecek idi.
      Pek mühim olan yedinci madde itilaf Devletlerinin herhangi sevkulceyş noktasını işgal hakkını almalarını, müttefiklerin emniyetlerini tehdit edecek vaziyet zuhurunda şartı sarihile tayin etmiştir.

    Onuncu madde; Yalnız ! Toros tünellerinin Müttefikler tarafından işgali ne ila münhasırdır?
 On ikinci madde; Hükümet muhaberatı müstesna olmak üzere telsiz, telgraf ve kabloların  murakabeatini ne ila ... ,. tecviz ediyor?

On beşinci maddede; ‘Memaliki Osmaniye dahilindeki hududu hadiyenin, yalnız ve ancak murakabesi’ mevzuubahstir.  

  On altıncı maddede Kilikya’daki ordularımızdan mahallinin inzibatı için iktiza eden kuvvetin orada terki ve mütebakisinin beşinci maddeye tevfikan terhisi pek sarih olarak mezkurdur.
Ve bundan başka hiçbir kayıt ve şart yoktur.

    Yirmi dördüncü madde;’Vilayatı sittenin herhangi bir kısmının gali hakkını İtilaf Devletlerine muhafaza ettiren sebep, bu vilayetlerde iğtişaş zuhuru hali olacağı sarihtir.

İşte Efendiler, mütareke namenin en çok nazarı dikkati celp noktaları bunlardır.
   
Bu maddelerin mazmunlarile tatbikatı arasında tetabuk var mıdır?

    Mesela mütareke namenin ilk akdolunduğu zamanlarda İngilizler Musul’u işgal etti. Mütareke namenin akdinde bizim ordumuz Musul’da, İngilizler cenupta idi. Mütarekeden sora oradaki kumandanla iğfalkarane temas ederek askerlerini Musul’a soktular!

     İstanbul’u berri ve bahri kuvvetlerile işgal ettiler. Bu hususta mütarekenamede müsaade varmıdır???

   Adana havalisini, Urfa’yı, Ayntap’ı ve Maraş’ı evvela İngilizler ve badebu Fransızlar işgal ettiler. Buna dair de mütarekede bir madde yoktur.  Kililkya’da bizim kuvvayikariyemizde beşinci madde musibince mahlli inzibatımızı temin edecek kadar bırakıldıktan sonra fazlası terhis edilecekti. 
             O halde bu tatbik edilmiş olan şekil nedir?

    İtalyanlar Avusturya’yı işgal ettiler, muharip bulunmadığımız Yunanlılar da İzmir ve havalisini işgal ettiler, hulasa mütarekenameyi baştan başa hurdahaş ettiler, bu tecavüzata, bu hakşikenare menamelfita karşı İstanbul’daki hükümeti merkeziyeler maatteesaüf aciz bir vaziyet aldı. Hatta yapılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdi.
   Evet İstanbul’un, Antalya’nın, Klikya’nın haksız işgallerini protesto dahi etmemişlerdir. Bunu yapmadıktan başka İstanbul’da mesela henüz sulh akdetmediğimiz bir milletten jandarmamıza kumandan tayin ettiler!
   Kömür tedarikindeki müşkülatı, iktiham edememek aczi yüzünden İstanbul’un tramvaylarını, su kumpanyasını, bütün şimendifer hatlarımızı henüz hali mütarekede bulunduğumuz itilaf devletlerinin tahtı idaresine verdiler. Halbuki biliyorsunuz, mütarekenamede yalnız şimendiferler için kontrol mevzuu bahistir. Yoksa idaresini sulh yapamadığımız Düveli Müttelifeye tevdi etmek akıl ve vicdanın kabul edemeyeceği hususattandır. 
  Hatta Efendiler! büyük bir teessürle söylemeye mecburum ki,
 Babıalinin muhafazasını bile Ferit Paşa son zamanlarda ecnebilere terk etmiştir!

   Memleketin dahili asayiş hudutlarının temin ve muhafaza için lüzumu kadar asker silah altında terkedilecekti. İlk zamanlarda seksen bini mütecaviz bir kuvvet kafi görüldü. Bilahare İtilaf Devletleri kırk üç bine tenzil ettiler, bir müddet sora da bir çok vasıtalarla  bu miktarın da dununa indirildi. Bütün eslihamızın sürgü kollarını çıkararak sandıklarla gönderdiler. Milletimizi memlekteimizi tamamen müdafsız bırakmak maksadını takip ettiler.
   Görülüyor ki Efendiler! İtilaf Devletleri iki noktalarda banis bulunuyorlar.

       Birincisi: Wilson prensiplerini, Versay konferansında kabul ve ilan ettiler. Buna nazaran on ikinci maddeyi ve bunun hükmünce
Bizim hukukumuzu kabul ettiler. Halbuki fili hareketlerile Wilson prensiplerini, Türkiye’nin hayat ve mukadderatını zamin ve kafil olan on ikinci maddeyi nazarı dikkatten dur tuttular.

       İkincisi: Şeref  ve namus üzerine imza etmiş oldukları mütareke namenin hiçbir noktasına riayet etmedikten başka on ikinci maddenin ahkamına muhalif olmak üzere devletimizi manda altına almak ve hatta büsbütün inkisama uğratma kararına kadar ileri gittiler.

    Bittabi Efendiler bu hal şayanı dikkattir. 
İtilaf Devletlerinde büyük bir zihniyet teheddülü görülüyor!

   Mütareke namenin akdinde hür ve müstakil yaşamağa layık bir Osmanlı Milleti kabul ettikleri halde aradan bir iki ay geçtikten sonra bu kanaatlerden tecerrüt ediyorlar. Başka renk ve manada kararlar veriyorlar.

     Bunun sebebi şu suretle izah olunabilir; Ecnebiler kendi menafii iktisadiye ve siyasiyetlerini tatmin edebilmek için aleyhimizde icat ettikleri iki mütealayı yürütmeye başladılar!  
    Bu mütalaalardan,
        birincisi güya Milletimizin anasırı gayrimüslimeyi müsavvat ve adalet düsturuna tevfikan idareye gayri muktedir olduğu,

       ikincisi de güya Milletimiz heyeti umumiyesile kabiliyelten mahrum bulunduğundan bahçe halinde bulunan yerlere girmiş ve oraları harabezara çevirmiş.
                Birincisi ile millete zalimlik atıf ve isnat ediyorlar.!!!! 
                 İkincisi ile kabiliyetsizlik.!!!!

      Eğer bu mütalaa cidden varit olsa idi, Milletimizin müstakil yaşamağa hakkı iddia olunamazdı. Hakikaten zulüm medeniyete kabili telif değildir. İstidatsızlıkta şayanı af bişey olamaz.!  

     Çünkü Milletler işgal ettikleri arazinin sahibi hakikisi olmakla beraber beşeriyetin vekilleri olarak ta oralarda bulunurlar. O arazinin menabii servetinden hem kendileri istifade eder ve dolayısıyle  bütün beşeriyeti istifade ettirmekle mükelleftirler. Bu düstura göre bundan aciz olan milletler hakkı beka ve istiklalle layık olmamak lazım gelir.
     Halbuki bu mütealeat bizim hakkımızda kattiyen gayrivarittir. Her ikisi de mahzı iftiradır. Milletimizin kabiliyetsiz olmadığı tarihen ve mantıkan sabittir. Bunun delilini yine ecanibin kendi muamelelerinde bulabiliriz.
   Avrupa devletleri mütarekeden evvel ve mütareke anında mütareke name ile ‘kendi hududu millisi dahilinde yaşamağa layık Türkiye’ kabul etmişlerdir aradan bir sene geçmeden nasıl oluyor da bir Millet zalim ve kabiliyetsiz oluyor?
   Ve bundan dolayı hayattan mahrum edilmek isteniliyor?
    Avrupa Devletleri Milletimizi evvelce bilmiyorlar mıydı?
   Wilson Prensiplerini kabul ve mütareke nameyi imza ettikleri zaman altı asırlık bir Milletin mahiyeti, kabiliyeti hakkındaki malumatları noksandı da bir iki ay zarfında mı ikmal ettiler?
   Hakkımızda tatbik edecekleri kararları bilmiyorlardı da sonra mı hatırlarına geldi?

      Halbuki düşününüz Efendiler!

     Milletimiz ufak bir aşiretten; anavatanda müstakil bir devlet tesis ettikten başka garp alemine, düşman içine girdi ve orada azim müşkülat içinde bir imparatorluk vücuda getirdi. Ve bunu, bu imparatorluğu altı yüz seneden beri kemali şevket ve azametle idame eyledi. Buna muvaffak olan bir millet elbette âli hasaisi siyasiye ve idariyeye maliktir. Böyle bir vaziyet yalın kılıç kuvvet ile vücuda gelemezdi!!! Cihanın malumudur ki, Devleti Osmaniye pek vasi olan ülkesinde bir hududundan diğer hududuna ordusunu sürati fevkalade ile ve tamamen mücehhez olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce hüsnü iaşe ve idare ederdi. Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilatının değil bütün şuabatı idariyenin fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delalet eder.

Milletimizin zalim olması meselesine gelince, bu da sırf iftiradan, mahzı hizipten ibarettir.
     Efendiler,
    Hiçbir millet, Milletimizden ziyade ecnebi unsurların itikadat ve âdatına riayet etmemişlerdir. Hatta denilebilir ki, edyanı saire erbabının dinine ve milletine riayetkâr olan yegâne Millet, bizim Milletimizdir. Fatih İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriki, Bulgar eksarhı ve Ermeni kategigosu gibi hristiyan rüesayı diniye haizi imtiyaz oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahşedildi.
   İstanbul’un fethinden beri, gayrimüslimin mazhar bulundukları bu imtizayatı vasia milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsaadekâr civanmert bir milleti olduğunu ispat eder en bariz delildir!
   Milletimize bu isnadatta bulunan muarrızlar insaf etsinler de dünyanın en büyük ve medeni milleti olduğunu iddia edenlerden, dini islamı sureti resmiyede tanımayan, İslamları pazar gününü yevmi tatil ve mübarek suretinde tanımağa icbar eden ve islamlamın yevmi mahsusu olan cuma gününü resmen tanımayan milletler olduğunu unutmasınlar!

   Memlektimizde yaşayan anasırı gayrımüslimin başına ne gelmiş ise kendilerinin ecnebi entrikalarına kapılarak ve imtiyazlarını suistimal edecek sureti vahşiyanece takip ettikleri iftirak siyaseti neticesidir.

      Her halde Türkiye’de zuhura gelmiş şayanı arzu olmayan bazı ahval birçok esbap ve mazerete istinat etmektedir. Bunu da kat'i olarak arz edebilirim ki bu ahval, Avrupa devletlerinde mazeretsiz irtikap edilmiş bunca itisafattan pek dun bir mertebededir.

       Rusya’nın Polonya’ya karşı bir buçuk asır müddet takip ettiği hunrizane siyaset, Kafkasya’da Çerkezlere ve pogrom namile Musevilere tatbik ettiği mezalim bu meyanda sayılacak misallerdendir.

          Tekrar ediyorum, aleyhimizde serdedilen mütaleat yanlıştır.

    Bu hakikat tarihen ve mantıken sabittir. Bu hususu yalnız garba değil hatta vatandaşlarımıza da ehemmiyetli bir surette ihtar etmek lüzumunu hissediyorum. Çünkü nadirattan olmakla beraber teessüfle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya hissi milliden mahrum kalmış olması lazım gelen bazı şahıslar ecnebilerin aleyhimizde serdettikleri aleyhimizde serd ettikleri ithamatı reddetmedikten başka vatanlarını milletlerini kabahatli göstermekten çekinmiyorlar!

   Hala bugün, Sultani mektebinin salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için ecnebilere küşade bulunduranlar var, bu gibilere lanet           Efendiler!  
      Düşmanlarımız hakkımızda icad ettikleri iftiraları bir aralık Paris konferansında kabul ettirir gibi oldular. İhtimal bunun neticesi olarak daha muharebe esnasında birbirile yaptıkları hafi ahidnamelerin ve teati ettikleri sözlerin tatbikatına başlanmış idi. İzmir, Antalya, Adana, Ayıntap, Urfa ve Maraş’ın işgalleri hep bir mütekabil neticesi olsa gerek! . . 
      Halbuki haktan, adaletten bahseden İtilaf Devletlerinin, bu gibi muamelelerde bulunmamaları lazım gelirdi. Medeniyet ve insaniyetten bahsedenlerden buna intizar edilmezdi.

      Fakat Efendiler,,, 
     Her halde alemde bir hak vardır! Ve hak kuvvetin fevkindedir

   Şu kadar ki, Milletin hukukunu müdrik olup müdafaa ve muhafazası emrinde her türlü fedakârlığa müheyya olduğuna dair aleme bir kanaat vermek lazım gelir.

    İşte düşmanlarımızın bu hareketi, Milletimizi bu idrakten ve bu hissi fedakariden mahrum zannettiklerinden neş’et eylemiştir! Fakat doğrusunu söylemek lazım gelirse mütarekeden beri biribirini Veyleden hükümetlerimizden memleketin maruz kaldığı haksızlıklara karşı kusurlu ve akılsızca  hareketleri aleyhimizdeki yanlış fikirleri teyide medar olmuştur. Mesela Tevfik Paşa vatanımızın bir kısmını Ermenistan’a ilavede bir beis görmemekte idi. Ferit Paşa beyanatı resmiyesin de Vilayatı Şarkiye’de  vasi bir Ermenistan muhtariyetinden bahsettiği gibi Paris’te cenup hududumuzun Toros olabileceği söylemişti. Toros’un cenubunda arapça tekellüm edildiğini zannediyor. Ve Toros’tanda Antakya’ya kadar   olan mıntıkanın Türklerle meskun ve bin seneden beri Türk kanile yoğrulmuş olduğunu bilmiyordu. İşte bu gibi hükumetlerin tavrı hareketleridir ki, milletimizi mazisini unutmuş milliyetin ve hususi medeniyetlerin bahşettiği hukuktan, bihaber, kansız miskin bir millet olarak tanınmasına yol açılmıştı.
    Milletimizin de kendini bu suretle telakkiye meydan vermesinde pek büyük bir kabahati vardı. Milletimizin o kabahati efendiler, hükümeti merkeziyenin icraatile Avrupa’nın namusuna fartı itimat göstermiş olmasıdır. İşte bu kabahatten naşi kendi kıymetini, mahiyetini, fezalini unutturmak dercesine düşmüştür.
    İzmir hailesinden sonra idi ki, Milletimiz hakikaten mütehassis ve mütenebbih oldu. Ve derin bir uçuruma sürüklendiğini idrak etti. Ve onu müteakip hukukunu bizzat müdafaaya karar verdi, tabii bunu yapabilmek  için bir şekil almak taazzuv lazım gelirdi.  Zaten her taraftan teşkilat ve taazzuvat daha evvel başlamış idi. Fakat evvela Erzurum ve badehu Sivas Kongrelerinde vahdeti umumiyemiz vücuda geldi.
    Erzurum ve Sivas Kongrelerinin bütün cihana karşı olan beyannamesi ve nizamnamesi muhteviyatı haizi ehemmiyettir. Esasen muhteviyatı cümlenizce malumdur.
   Fakat müsaade ederseniz her ikisinden bazı noktaları burada tekrar hatırlatmak isterim;

   Nizamnamenin teşkilata ait sahifesinde görülüyor ki, maksat Osmanlı vatanını tamamiyetini ve makamı muallayı hilafet ve saltanatın ve istiklali millinin masuniyetini temin zımnında Kuvvayı Milliye’yi hakim kılmaktır.
     Efendiler,  
   Bir millet mevcudiyeti ve hukuku için bütün kuvvetile, bütün kuvayi fikriye ve maddiyesile alakadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine istinaden mevcudiyet ve istiklalini temin etmezse şunun bunun baziçesi olmaktan kurtulamaz. Hayatı milliyemiz tarihimiz ve devirde tarzı idaremiz buna pek güzel  delildir. Bu sebeple teşkilatımızda Kuvvayı Milliyenin amil ve İradei Milliyenin hakim olması esası kabul edilmiştir.
    Bugün, bütün cihanın milletleri yalnız  bir hakimiyet tanırlar ‘Hakimiyeti Milliye!’ Teşkilatın diğer teferruatına bakacak olursak işe köyden ve mahalleden, ve mahalle halkından yani fertten başlıyoruz. Fertler mütefekkir olmadıkça, hukukunu müdrik bulunmadıkça, kütleler istenilen istikamete, herkes tarafından iyi veya fena istikametlere sevk olunabilirler. Kendini tahlis edebilmek için her ferdin mukadderatile bizzat alakadar olması lazımdır. Aşağıdan yukarıya temelden çatıya doğru yükselen böyle bir müessese elbette rasim olur. Şüphe yok her işin başlangıcında aşağıdan yukarıya doğru olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya olmak zarureti vardır.  
    Birincisinin tecellisinde bütün beşeriyet için gayeye vusul müyesser olmuş olurdu. Böyle olmanın imkanı ameli ve maddisi henüz bulunmadığından bazı  müteşebbüsler  milletlere verilmesi lazım gelen istikametin itasında delalette bulunuyorlar. Bu suretle yukardan aşağıya taazzuv ettirilebilir. Biz memleketimiz dahilindeki seyahatlerimizde bittabi birinci tarzda başlamış olan teşkilatı milliyemizin mebdei hakikiye, ferde kadar indiğini ve oradan tekrar yukarıya doğru taazzuvatın başladığını kemali şükranla gördük. Bununla beraber derecei tekemmüle vasıl olduğunu iddia edemeyiz. Bunun için sureti mahsusada aşağıdan yukarıya tekrar bir taazzuvun husulü gayesine sureti mahsusada sarfı mesai etmemiz bir vazifeyi milliye ve vataniye telakkiye edilmelidir.

     Beyannamemizin bazı noktalarından tekrar bahsetmek isterim.
 Osmanlı muharebeden evvelki hududu malumunuzdur. Harbi Umuminin neticesi bir takım fedakarlık ihtiyarına devletimizi mecbur kılıyor, buna nazaran devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik. Bu hudut beyannamemizin birinci maddesinde musarrahtır. Teferruat itibarıyla bilmeyenler olabilir. Ve bittabi mazurdurlar.
    Bu hudut tahassul ederken işin içinde bulunduğumdan bunu da
 arz edeceğim;
     Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilien bu hatta hakim bulunuyordı. Bu hudut İskenderun körfezi cenubundan Antakya’dan Halep ile Katma istasyonu arasında cerablus köprüsü cenubunda Fırat nehrine mülaki oradan Deyizora iner: badehu şarka temdit edilerek Musul Kerkük Süleymaniye’yi ihtiva eder. Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırile meskun aksamı vatanımızı tahdit eder. Bunun cenup aksamında arapça mütekellim dindaşlarımız vardır. Bu hudut dahilinde kalan aksamı memalikimiz camiai Osmaniyeden lâyenfek bir kül olarak kabul edilmiştir. Beyannamenin dördüncü maddesine bakalım!. Bu madde ile biz, bizimle beraber yaşayan anasırı gayrimüslimeyi ayni hukuk ve ayni selâhiyette kabul ediyoruz. Hepimiz bu devletin müslüman ve anasırı gayrimüslime dahil olarak aynı suretle tebaasıyız. Ve bu itibarla cümlemizin hukuku birdir. İçimizde yaşıyan gayrımüslim vatandaşlarımıza bizim hakimiyeti siyasiye ve muvazenei içtimaiyemizi ihlal edecek fazla birtakım imtiyazat veremeyiz. Bu madde, dahili siyasetimizdeki kanaati umumiyemizi izah etmektedir.

 Yedinci madde; siyaseti hariciye hakkındaki noktayı nazarımızı bildirir. Her halde devlet ve milletimiz dahilen ve haricen dahilen ve haricen bütün manasile müsta'kil kalacaktır. Bize başkabir tarzı idare tatbik edilemez. Bu bapta birçok muhtelif esbabın başında en büyük ve mühim sebep şudur. Dinen dahi müstakil olmak mecburiyetindeyiz. Yalnız vasi olan memleketimizi seri bir surette imar edebilmek için ve milletimizin az zamanda ilim ve marifetini icabatı asriyeye göre yükseltmek için müftekir olduğumuz hususatı takdir ederiz. Ancak bu hususta bize muavenet edebilecek devletin nasıl olabileceği yedinci maddede musarrahtır. Böyle bir devletin muavenetini hüsnü telakki ederiz.
'İRADEİ MİLLİYE'
    İşte Efendiler! 
   Erzurum ve Sivas Kongrelerinde tespit edilen esesat ve dikkati nazar başlıca bunlardan ibarettir. Bu esasat sayesinde bütün milletimiz müttehit bir hale gelmiştir. Bu maksadı mukadderatın temini ile iştigal edildiği bir sırada pek alâ hatırlarız ki, Ferit Paşa buna mani olmağa kalkıştı. Bu teşebbüsatı memleket dahilinde suitefsire uğraştı. İttihatçılar dedi. Bu isnat efkarı dahiliye ve hariciyede
Muvaffak olamadı. Bunu gördükten sora yeni bir silah aradı. Bolşeviklik dedi. Resmi telgraflarında Bolşeviklerin Karadeniz’den takım takım  takım Samsun, Trabzon ve dahile doğru yürüdüğünü, memleketi alt üst ettiğini resmen işaa eyledi. Bunlar da müessir olamadı. Ferit Paşa ve kabinesi daha ileriye gittiler. Bazı yerlerde ahalii islamiyeyi iğfal ederek üzerimize sevk etmek, millet için, vatan için, çalışanları imha etmek kastinde bulundular. Tabii bunlarda da muvaffak olamadılar. Fakat nihayet millet Ferit Paşayı ademi itimat göstermeğe mecbur oldu. Kabine iskat edildi. Vahdeti milliye kesbi rasanet etti.
    Teşkilatı milliyenin husule getirmiş olduğu dahili ve harici vaziyet ile eski vaziyet arasında fevkalâde farklar mevcuttur. Dahilen emniyet ve asayiş noktai nazarından gayrika'bili mukayese tebeddülat vardır. Haricen ecnebilerin hakkımızda verdikleri ve verebilecekleri imha ve idam kararının pek yanlış olduğu artık bütün itilaf devletlerince takdir olunmuş ve teşkilatı milliyenin kıymet ve ehemmiyeti gayri kabili inkar görülmüştür.
    İtilaf Devletlerinden ihtimal bazısı henüz menafii hususiyesini temin etmek için milletten başka bir yerde noktai istinat arıyor. Millet vahdet ve azminde sebat ettikçe bu gibilerin de hakikati kabul edeceklerinde şüphe yoktur. Şimdi olan milletimizin sebatkârane bir surette azminde devam etmesi ve İstanbul’da kariben toplanacak mebuslarımızın vazifei teşriiyelerini bihakkın ifa edilebilmesidir. Her halde Millet hükümetin nigehbanı olmak lazımgelir. Çünkü hükümetlerin icraatı menfii olup da Millet itiraz etmez ve ıskat etmezse bütün kusur ve kabahatlere iştirak etmiş demektir. Ferit Paşa Paris’e gittiği zaman aldığı cevabi nota tamamenarz ettiğim mealdedir. Filhakika şunun  bunun baziçesi olabilen milletler hukukuna gayri müdriktirler. Ve böyle bir Millet murakabe altında bulundurulmağa müstahak olur.
    Millet, Ferit Paşayı iskat ettikten sora yerine gelen Ali Rıza Paşa amali milliye dairesinde milletle müştereken çalışmayı kabul etti. Ferit Paşanın sûkutile Ali Rıza Paşanın geçmesi meselesinde milletin alakası bittabi birinciyi ıskattadır. Bundan başka bir şey yapamazdı. Reisi vükelayı bittabi zatı şahane intihap eder. Ve müşarünleyhde arkadaşlarını.. Bu yeni kabineye eski kabineden bazı zevat dahil olmuştu. Bu sebeple Heyeti Temsiliyemiz mütereddit kaldı. Bir takım şartlar dermiyan  etmek mecburiyeti görüldü. Nihayet itilaf edildi. Hükümetle yapılan itilaf namede üç noktaya istinat ediliyordu. 
         Kuvvayı Milliyenin meşruiyetinin tasdiki.

   Meclisi Millinin içtimaine kadar mukadderatı millet hakkında kat'i ve son taahhüdatta bulunulmaması, sulh konferansında milletin mukadderatını müdafaa edecek murahhasların eskisi gibi menafii millet ve memleketi gayri müdrik olanlardan intihap edilmemesi..      Hükumet bu üç noktayı kabul etti. Ve teferruat üzerinde daha ziyade anlaşabilmek  için, Bahriye Nazırı Salih Paşayı gönderdi. Bahriye Nazırı Amasya’da Heyeti Temsiliye ile mülakat etti.  Müşarünleyh ile vuku bulan müzakerede ben de bulundum. (Göstererek) bu beyanname ve nizamnamenin her satırı beraber okundu. Tamamen mutabakati efkar hasıl oldu. Bu müzakerat esnasında diğer bir meselei mühimenin mevzuu bahsedilmesine lûzum görüldü. Meclisi Millinin mahalli içtiması İstanbul bu gün içinde bulunduğu elim şerait içinde Meclisi Mebusanın, Millet vekillerinin vazifelerini kemali serbestii ile ifa edip edemeyeceği cayi teammül görüldü. Bunun için meclisin hariçte toplanması düşünüldü. Salih Paşanın İstanbul’a avdetinden sora hükümeti merkeziye bu fikre iştirak etmedi. Bittabi bütün mehazirine rağmen İstanbul’da içtimai lazım geldi  Maamafih Heyeti Temsiliyece mehazire karşı icap eden tedabir ittihaz edilmiştir.
   
      Efendiler! 
   Teşkilatı Milliyemizin bugün takip ettiği gaye vatanın inkisamdan ve milletin esaretten tahl’sine matuftur. İnşaalah zamanı Karipte teşkilatı milliye bu gayenin istihsalile deruhde ettiği vazifei vatanıyesini ifa edecektir.
   Fakat vazifesini ikmal etmiş sayılacak mıdır?  Bence bundan sonra da pek mühim vazifei vataniye ve milliyemiz vardır.

         Ezcümle ahvali dahiliyemizi  ıslah ile milleti mütemeddine meyanında faal bir uzuv olabileceğimizi filen ispat etmek lazımdır.

   Bu gayede muvaffak olmak için siyasi mesaiden ziyade içtimai mesaiye ihtiyaç vardır. Teşkilatı Milliyemizin böyle bir gaye için nasıl bir şekil almak lazımgeleceğini şüphesiz milletimizin âmali umumiyesi tayin ve tesbit edecektir. Şimdilik heyeti Temsiliye, meb'usların kemali emniyetle  ifayi vazife eyledikleri tahakkuk edeceği güne kadar kemali fıssabık vazifesine devam edecektir.

      Efendiler, ümit ederim ki, müsait bir sulh akdinden sonra vaziyetimiz hüsnü idare edilirse evvelki hudut dahilindeki vaziyetimizden daha iyi olur. Bu noktada bir fikir izah etmek istiyorum. Cemiyetimiz noktai nazarından çizdiğimiz hudut haricinde kalan dindaşlarımızla bu muhterem kardeşlerimizle ayni hudut dahilinde asırlardan beri vatandaşlık ettik bu kardeşlerimiz her tarafta, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de Şark’ta: kendi dahillerinde muhafazai mevcudiyet ve temini istiklal için sarfı mesai ediyorlar. Bütün bu İslam parçalarının istiklal olmaları alemi islam için ne büyük bahtiyarlık olur! Bunun husulünde alemi islamın vaziyetinin ne kadar rasin olacağını şimdiden tasavvur  etmekle pek büyük saadet hissediyorum. Mazharı intihap olduğuna şüphe kalmayan alemi islamın muvaffakiyetini o kadar kavi görüyorum ki, bu imanla izahı hissiyatı vicdanı zevk pek büyüktür. Fazla rahatsız etmek istemem, beni dinlemek lütfunda bulunduğunuzdan dolayı hassaten teşekküratımı arz ederim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme