18 Ağustos 2018 Cumartesi

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'EMPERYALİZM!


EMPERYALİZM
      Ne demektir?
      Ne zaman başlamıştır?
     Bu kavramın içini iyi doldurmadan yada sınırlarını ortaya koymadan ANTİ-EMPERYALİST olmak mümkün müdür?  Sınırlarını bilmediğiniz kavramın karşısında olmak için nerede durmalıyız? Ne yapmalıyız? Bilmek mümkün değil ! Kaşı karşıya kaldığımız sorunun temeline inmek ve eldeki verileri doğru şekilde ortaya koymak için tanımları, doğru yapma mecburiyetindeyiz! Toplam olarak diyebiliriz ki;
 Tanımlar doğru yapılmadığı zaman teşhis ve tespit yanlış ve ya yine farkında olmadan karşısında olduğumuz adrese teslim oluruz!
   EMPERYALİZM
    Bir canlının diğer bir canlıya orantısız güç kullanarak uyguladığı baskı ve zulümdür. Öyle bir zulümdür ki, diğerini yok olmaya veya sürekli sömürüye maruz bırakacak hatta sömürülenin bunu fayda olarak algılayacağı süreklilik arz eden düzenekte olmasıdır. En koyu emperyalizmin göstergesi sömürülenin rızasıdır. Sömürünün fark edilmemsi halidir ki bu çoğunlukla hayranlık ile kol kola gezer ve süreklidir. Sömürülen isteklidir!
  EMPERYALİZMİN en doğru işaretlerinden birisi doğal düzenin bozulmasıdır.
   Sorgulamaya nasıl ve ne zaman başladık! (bireysel olarak)
   Bizim kuşağımız Fransız devrimi referansı ile eğitildi ve uzun zaman Devrimizin taklit olduğunu zannediyorduk ve bir Avrupa hayranlığı ile yıllarımızı askeri darbe ile de apolitik olarak tükettik . Bilginin elektronik ortamda hızlı dağılışı ve sosyal çevremizin genişlemesi, farklı bilgilere ulaşmamızı ve daha önce göremediklerimizi, duymadıklarımı duyma olanağı getirdi.
   Biz Laikliği Fransa'dan, Medeni Hukuku İsviçre'den aldığımızı öğrenerek yarım yüzyıl hayat  sürdük. Bazı büyüklerimiz, anti-emperyalizmi 'Fransız Devrim' hareketlerine bağlıyorlar ve o tarihten başlatıyorlar. Gerçekten öylemi ? Fransız Devriminden önce emperyalizm olgusu ile tanışmamış mıydık? Yoksa adını mı bilmiyorduk?
  O halde sömürgecilik ve dünya üzerindeki kendinden daha az gelişmiş, alet edevata sahip halklara uygulanan kırımları hangi kavram ile belirleyeceğiz ?
Emperyalizm tarihinin Fransız Devrimi ile başlatılmasına bir karşıtlığım daha var bir olgunun adı konulmuş ise görünür ve fark edilir olmuştur ve büyük ihtimal o artık başka bir gömlek giyerek başkalaşmış demektir. Aslında bu tarihten sonra daha yoğunlaştığını ancak gizlendiğini söylemek istiyorum. Bana göre Fransız devriminden sonra emperyalizm daha komplike olarak evrimleşmiş araçlarını çeşitlendirip kuvvetlendirmiştir.
Arkadaşlarımın birinin yorumu ile Emperyalizm, Collier's Ansiklopedisine göre üç ana döneme ayrılmış.
   1- 16. yüzyıla kadar olan ve içinden 19 yüzyıldaki paylaşım savaşını doğuran dönem,
  2-19 Yüzyılda, 1.Dünya savaşı ki, bu savaşa Kemal ATATÜRK önderliğinde bizim Atalarımız son verdi,
  3- Dönem ise içinde bulunduğumuz evre olarak belirtilmiş. 
KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'EMPERYALİZM'


En koyu ve acımasız dönemi yaşıyoruz sanki. Saatler içinde değişen kurlar, teknolojik ve araçsal ambargolar, ek vergiler gibi. Bir gün içinde hatta saatler içinde yoksullaşıyor yada zenginleşiyoruz  üstelik vatandaş olarak hiç bir şey de yapmadan.
  Emperyalizm ne zaman başladı soruna verdiğimiz cevaplar o kadar çeşitli ki, yalnızca bir kaçı..
  para icad olduktan sonra,
  din icad olduktan sonra,
  tekerlek icad olduktan sonra vs uzayıp gidiyor.  
 Demek ki, bir de çeşitleri var yada güç kullanımı ilahi güç kullanımı, cins gücü kullanımı gibi!
Açarsak dünya iki bin yılı geçkin süreyle dinler üzerinden,  savaşlara sahne olmuştur! 
Din savaşlarının bağlandığı İlahiyat aslında tam bir emperyalist içeriktedir ve tahrifatlandırılmıştır. İnsanların inanma arzuları kullanılarak saptırılmış oynanmış bilgiler ile kan ve göz yaşına batırılmıştır. Oysa yardanın zaten bir düzeni vardır! Diğer canlıların yaşam hakkına saygı koşuldur. Aynı şekilde insanın kendi eşey cinsine karşı uygulanan baskı ve zulüm ile kadınlar bin yılardır edilgen, taciz gören, istismara uğrayan konumdadır.
Kültürel ve teknolojik emperyalizmi de atlamadan belirtelim!
Ben işin aslını insan oğlunu aklında buluyorum !
İnsanoğlu aklı ile orantısız güç elde edince emperyalizm başladı. Eğer emperyalizmi yalnızca insanın insana ettiği zulüm olarak görürsek büyük bir yanılgı ve hata yapmış oluruz. Bu gün insanın dünyaya ettiğini hangi canlı türü yapabilirdi. Dünyanın neredeyse altını üstüne getiren insan artık uzayın altını üstüne getirmeye talip!
   Üzerinde durduğumuz ve daha çok ilgilendiğimiz ekonomik emperyalizm. Ülke olarak dışa bağımlılığımızı sorguladığımız elimizden düşüremediğimiz teknolojik araçlar nedeniyle hissetme eşiğimize giren bağımlılık hali. İstiklali yerinde olmak yerine kendi hukuk kurallarımızı ve güvenliğimizi ilgilendiren cezai işlemlerde bir müstemleke vaziyetine düşmek! Alınan tedbirlerin yetersizliği ve esasa yönelik olamadığını görmek, son derece vahim!
KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'ANTİ-EMPERYALİZM'


  Bir Kemalist olarak benim için üzücü olanda, emperyalist diye andığımız Ülkeler ile yandaşlık ederek, güçsüz Ülkelere yapılan yayılıma politikalarıdır! Onların madenlerine topraklarına kiralamaya talip olarak  açıklarımızı kapatmayı örneklemek. Bu hareket dünyanın doğal düzenine aykırı olduğu kadar dinimizin temel düsturlarına da aykırıdır. Türk Milleti olarak, bizi biz yapan temel felsefemizden uzaklaşıyor olmak, sömürüye karşı duracağımız yerde, kolay olanı seçerek bizde kendimizden daha güçsüz olanları mı sömürelim!
 Emperyalizmle baş etmenin yolu emperyalist olmak mı ?   
Yoksa mazlumların hakkına saygı gösterip kendi varlıklarımızla,

         
        ANTİ-EMPERYALİST OLMAK MI?

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'ÖĞÜT'

ÖĞÜT

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL ' UMUT'


UMUT
   Bu gün Kooperatifte hasbıhal bazındaki iki saatlik birliktelikten sonra yine hayıflanmaya başlamıştım.  Üzülüyordum, çok üzülüyordum.
Devletim, Milletim, Cumhuriyetim için endişelerim benliğimi esir almıştı. Kafamda her şeyin bir cevabı vardı ve nedenlerini açık açık gördüğüm ancak paylaşmakta sıkıntı çektiğim ya da ne zaman paylaşacağıma karar veremediğim bir sürü soru ile eve geldim. Yanımda çok saygıdeğer sevdiğim bir hocam vardı ve çok güzel bir tatil günü geçirmiştim ancak rahat değildim!
ANKARA MEMURLAR KOOPERATİFİ
GENEL KURUL TOPLANTISI
  Kafamın içini durmadan didikleyen alıcı kuşlardan kaçmak için her zaman yaptığım gibi; ya kitaba ya da elektronik ortamdaki bilgi denizine dalmaya karar vermiştim. İlk önce amacım başka bir konu ile ilgili bir kaynak bulma çabası iken, yine bu bilgi denizinde ummadığım  ya da amaçlamadığım  bilgilere eriştim.           
  Eski Gazetelerden bir kaç kupür okumaya başladım . Son derece ilgimi çeken bu zaman aralığında bir biri ardına okuduğum haberler beni öyle mutlu ediyordu ki saatlerin akıp geçtiğinin farkında bile değildim. Gözüm saate iliştiğinde gecenin biri olmuştu. Karşılaştığım haber, tamda bu günün, Kooperatifteki söyleşinin hemen ardından dikkatimin yoğunlaşmasına neden oldu ve yazmaya karar vermeme neden oldu. Daha önce yazdığım 'İlk Adımım' adlı yazıya eklemek adına, bu geçmiş zaman haberini sizlerle paylaşmaya karar verdim.
  Yazı da belirttiğim gibi Atatürk'ün desteği ile kurulan kooperatif zamanının bankalarından daha büyük hacme sahip olmuştu!
   Büyük bir güven vermiş!
   Bugünlere geldiğimizde eski ve tarihi gibi sıfatlar ekleyerek böyle büyük işler yapmış kurumun içinde bulunmak, tıpkı bir aslanın kafeste ölmesini seyir etmek kadar üzücü, çok üzücü! Çare dediğimizde elimizde açık veriler olmasına rağmen güven ve uygulanabilirlik kalmamış!
  Ülke olarak içinde bulunduğumuz iç ve dış siyasi ortam, ciddi anlamda endişe verici ve uzun zamandır rahat bir nefes almakta gerçekten sıkıntı çekiyoruz! Üstüne üstlük bu gün haberleşme kanalları ile terör örgütünün icra ettiği hadsizlik son derece vahim! Siyasi, Ekonomik ve kültürel kıskaçların ortasında ne yapacağımızı bilemiyoruz! Zorlanıyoruz ! Zorlanıyorum!
      İnsan bünyesi aşırı yükü kaldırmaya çalışırken kendisi için dengeleyici mekanizmalar geliştiriyor ve bu mekanizmalardan bazıları kendisine yarar, bazıları ise zarar veriyor. İşte ben baskı duyduğumda okumayı seçenlerdenim. Okumak benim yaralarımı sarıyor, olduğumdan daha iyi hissettiriyor, güven duymaya başlıyorum, olabilirlerim artıyor, içimi umut kaplıyor!
   Sözünü ettiğim bu haberi aktarmaya çalışacağım ve parantez içinde küçük açıklamalar yapacağım!
Bu güzel gazete haberi; umuyorum ki, sizlerin de inancınızı ve umudunuzu artırır.
  
28 Mart 1937 Tarihli 'CUMHURİYET' Gazetesi ikinci sayfada yer alan habere göre;
''Ankara Memurin  Kooperatifi İçtiması''
(küçük başlığı ile sunum bulmuş ve düşünün ki, bu haber o günlerde sıradan haber)
Ankara Memurin Kooperatifi Heyeti Umum iyesi bu gün Halkevinde, Maliye Vekaleti Müsteşarı Faik Baysal'ın Reisliğinde toplanarak İdare Meclisinin yıllık raporunu tasvip etmiştir. (görevi biten azâların ve yenilerinin seçimi bildirilirken) Tasvip edilen bilançoya göre bu sene ortaklara iştirak hisseleri nispetinde yüzde on ve şirketten yaptıkları mubayaata nispetle, yüzde sekiz temettü dağıtılacaktır. Bu netice Ankara Memurin Kooperatifi, on bir senelik mesai hayatında ilk olarak tecelli eden müspet bir vakıadır.'' 
Diye bitiyor.
    Umarım bu haberin güzelliği  paylaşımcılığı dürüstlüğü  geçmiş zamanlarda olduğu gibi hepimizi sarar!
   Aziz Atatürk'ün bizzat öncülük ederek kurduğu ve kendi cebinden sermaye verdiği, bu kooperatifler için şimdilerde biliyorum ki, mesnedi olmayan bir dünya haber yapılıyor. Oysa burada gazeteye rakamlar olarak yansıyan ancak aslında dürüstlüğün doğruluğun ve hakça paylaşımın bir toplumu nasıl özgür müreffeh ve haysiyetli kıldığını görmezden gelmek için insanın akıl zorunun olması gerektiği, gözler önüne açıkça seriliyor.

ATATÜRK YOLUNDA OLACAĞIMIZ GÜNLER 
UMUDU İLE!

KEMALİST ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'UMUT'


UMUT
   Bu gün Kooperatifte hasbıhal bazındaki iki saatlik birliktelikten sonra yine hayıflanmaya başlamıştım.  Üzülüyordum, çok üzülüyordum.
Devletim, Milletim, Cumhuriyetim için endişelerim benliğimi esir almıştı. Kafamda her şeyin bir cevabı vardı ve nedenlerini açık açık gördüğüm ancak paylaşmakta sıkıntı çektiğim ya da ne zaman paylaşacağıma karar veremediğim bir sürü soru ile eve geldim. Yanımda çok saygıdeğer sevdiğim bir hocam vardı ve çok güzel bir tatil günü geçirmiştim ancak rahat değildim!
  Kafamın içini durmadan didikleyen alıcı kuşlardan kaçmak için her zaman yaptığım gibi; ya kitaba ya da elektronik ortamdaki bilgi denizine dalmaya karar vermiştim. İlk önce amacım başka bir konu ile ilgili bir kaynak bulma çabası iken, yine bu bilgi denizinde ummadığım  ya da amaçlamadığım  bilgilere eriştim.              
ANKARA MEMURLAR KOOPERATİFİ
GENEL KURUL TOPLANTISI
  Eski Gazetelerden bir kaç kupür okumaya başladım . Son derece ilgimi çeken bu zaman aralığında bir biri ardına okuduğum haberler beni öyle mutlu ediyordu ki saatlerin akıp geçtiğinin farkında bile değildim. Gözüm saate iliştiğinde gecenin biri olmuştu. Karşılaştığım haber, tamda bu günün, Kooperatifteki söyleşinin hemen ardından dikkatimin yoğunlaşmasına neden oldu ve yazmaya karar vermeme neden oldu. Daha önce yazdığım 'İlk Adımım' adlı yazıya eklemek adına, bu geçmiş zaman haberini sizlerle paylaşmaya karar verdim.
  Yazı da belirttiğim gibi Atatürk'ün desteği ile kurulan kooperatif zamanının bankalarından daha büyük hacme sahip olmuştu!
   Büyük bir güven vermiş!
   Bugünlere geldiğimizde eski ve tarihi gibi sıfatlar ekleyerek böyle büyük işler yapmış kurumun içinde bulunmak, tıpkı bir aslanın kafeste ölmesini seyir etmek kadar üzücü, çok üzücü! Çare dediğimizde elimizde açık veriler olmasına rağmen güven ve uygulanabilirlik kalmamış!
  Ülke olarak içinde bulunduğumuz iç ve dış siyasi ortam, ciddi anlamda endişe verici ve uzun zamandır rahat bir nefes almakta gerçekten sıkıntı çekiyoruz! Üstüne üstlük bu gün haberleşme kanalları ile terör örgütünün icra ettiği hadsizlik son derece vahim! Siyasi, Ekonomik ve kültürel kıskaçların ortasında ne yapacağımızı bilemiyoruz! Zorlanıyoruz ! Zorlanıyorum!
      İnsan bünyesi aşırı yükü kaldırmaya çalışırken kendisi için dengeleyici mekanizmalar geliştiriyor ve bu mekanizmalardan bazıları kendisine yarar, bazıları ise zarar veriyor. İşte ben baskı duyduğumda okumayı seçenlerdenim. Okumak benim yaralarımı sarıyor, olduğumdan daha iyi hissettiriyor, güven duymaya başlıyorum, olabilirlerim artıyor, içimi umut kaplıyor!
   Sözünü ettiğim bu haberi aktarmaya çalışacağım ve parantez içinde küçük açıklamalar yapacağım!
  Bu güzel gazete haberi; umuyorum ki, sizlerin de inancınızı ve umudunuzu artırır.
   28 Mart 1937 Tarihli 'CUMHURİYET' Gazetesi ikinci sayfada yer alan habere göre;
''Ankara Memurin  Kooperatifi İçtiması''
(küçük başlığı ile sunum bulmuş ve düşünün ki, bu haber o günlerde sıradan haber)
Ankara Memurin Kooperatifi Heyeti Umum iyesi bu gün Halkevinde, Maliye Vekaleti Müsteşarı Faik Baysal'ın Reisliğinde toplanarak İdare Meclisinin yıllık raporunu tasvip etmiştir. (görevi biten azâların ve yenilerinin seçimi bildirilirken) Tasvip edilen bilançoya göre bu sene ortaklara iştirak hisseleri nispetinde yüzde on ve şirketten yaptıkları mubayaata nispetle, yüzde sekiz temettü dağıtılacaktır. Bu netice Ankara Memurin Kooperatifi, on bir senelik mesai hayatında ilk olarak tecelli eden müspet bir vakıadır.'' 
Diye bitiyor.!
   Umarım bu haberin güzelliği  paylaşımcılığı dürüstlüğü  geçmiş zamanlarda olduğu gibi hepimizi sarar!
   Aziz Atatürk'ün bizzat öncülük ederek kurduğu ve kendi cebinden sermaye verdiği, bu kooperatifler için şimdilerde biliyorum ki, mesnedi olmayan bir dünya haber yapılıyor. Oysa burada gazeteye rakamlar olarak yansıyan ancak aslında dürüstlüğün doğruluğun ve hakça paylaşımın bir toplumu nasıl özgür müreffeh ve haysiyetli kıldığını görmezden gelmek için insanın akıl zorunun olması gerektiği, gözler önüne açıkça seriliyor.

ATATÜRK YOLUNDA OLACAĞIMIZ
 GÜNLER UMUDU İLE!

15 Haziran 2018 Cuma

KEMALİST UZMAN ÖĞRETMEN MİNE BÜLBÜL 'İYİLEŞMEK İSTİYORUM'


ÇOCUĞUN DUYGUSAL ZEKASINI NASIL GÜÇLENDİRİRSİNİZ ?
EĞİTİM PEDİA sitesinin konuya ait bilimsel makalesini okuduğumda olumlu eleştiri bazında, GÖRÜŞLERİM !
'İYİLEŞMEK İSTİYORUM'
   İnsanlar duygularıyla hareket ettiklerinde normal zamanlarda yapmayacakları şeyleri yapar ya da söylemeyecekleri şeyleri söylerler. Çocuksanız, bunu hep yaparsınız. (KATILMIYORUM. İnsanlar her zaman duyguları ile hareket ederler bu sadece çocuklara özel bir durum değildir.  Çocuklar ve büyükler arasında farklı olan yaşantı çokluğu, yani tecrübedir. Duygular, yaşantı boyunca daha tanıdık ve çabuk fark edilir duruma gelir ki, biz de buna bilincin yükselmesi diyebiliriz. Çocukluktaki duygular daha bütünsel daha iç içe geçmiştir. Ayrıntılar ve özel uzantılar yaşantı yoluyla gelişir.)
Duygusal öz düzenleme (bence duygusal öz düzenleme değil, öz duygusal düzenleme, olmalıdır. Neden olarak duyguların, çeşitliliği ve gelişmişliği insana göre farklılık gösterir, yani her insan her duygu tanıma fırsatı bulmamış olabilir!), kişinin duygularını hissetme (duygu ve hissetme aynı şeydir, burada duyguları fark edebilme veya adlandırabilme, ifade edebilmekten söz edilebilir.) etme şeklini idare edebilme becerisidir.(Durum, duygunun düzenlenmesinde yada dışa vurum şeklinde düğümlenir. Kişi karakteri ve yeterliliği ölçüsünde duygularını kendi içinde adlandırarak ve daha sonra toplumun kabul ettiği normlar ışığında bir ifade şekli bulacaktır. Yani tam bir problem çözümü ile karşı karşıya olan kişi bu probleme ne kadar etkili çözüm getirir ise duygularını o kadar iyi yönetebilen veya düzenleyebilen kişi olacaktır.) Çocuklar duygusal öz düzenleme becerilerini zaman içinde geliştirirler. (Zaman içinde ve çevrelerinde ki, kişilerin öz duygusal düzenlemelerinin etkisi altında, duygusal öğrenme de çevreden bağımsız asla gelişemez. Çocuğu ebeveynlerinin bulunmadığı yalnız bir ortamda büyümeye bıraktığımızda, duygularının gelişmesinden söz edebilir miyiz!) Dört yaşındaki pek çok çocuk dış dünyadan gelen rahatsız edici uyaranları etkisiz kılacak stratejiler kullanmaya başlar. (KATILMIYORUM. Dış dünyadan rahatsız edici bir uyarı gelmez bu korkunç hata!  Dış dünyadan gelen uyarıcı sizin yaşam şartlarınıza uygun değildir ama bir başka canlı için yaşam kaynağı olabilir! Gelen uyarıcı kişiyi yada varlığı etkileyecek durumda ise veya varlık tehlikesi doğuracak  şiddete geldiğinde tepki duyulur. Bu tepkilerin bazıları öğrenilmiş, bazıları da refleks tepkileridir. Refleksler, sosyokültürel ortamlardan bağımsız ve evrenseldir, dünyanın her yerinde korkan çocuk gözlerini kırpıştırır. İlk defa şiddetli bir uyaran ile karşılaşan organizma, ilk önce istenmeyen cevap verse de organizma  tarafından anlaşılıp ve kodları çözülünce bu yönetilebilir hale gelme olasılığındadır! Yani çocuklar korktuğunda gözlerini kapatır bu bütün dünya da böyledir. Bu tepkisel davranışlara daha çok duygu öncüleri demek daha doğru olabilir.), çok yüksek bir ses duyduğunda kulaklarını tıkar. (Bu tepkilerin duygusal zekaya örnek verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Yüksek ses karşısında kim kulaklarını kapatmamak ister!)
Çocuklar on yaşından sonra duygusal öz düzenleme için daha karmaşık stratejiler kullanmaya başlarlar. Bu stratejiler iki basit kategoriye indirgenebilir: Problemi çözmeye yönelik olanlar ve duyguya göz yummaya yönelik olanlar.
Çocuk bir problemle başa çıkma şeklini değiştirebiliyorsa (Problemle başa çıkma şeklini değil, çözümleri değiştirebilir,  başka bir çözüm yolu dener.), problem odaklı başa çıkma; problemin çözülemez olduğuna karar verirse bu kez, sıkıntısını kontrol altına alıp tahammül edebilmek için, duygu odaklı başa çıkma söz konusudur. (Çözülmeyen problem organizmayı sürekli rahatsız eder. Bastırma yöntemi ile suskunlaşan kişi, başka uyarıcılara beklenmeyen tepkiler vererek rahatsızlığını mutlaka dile getirir. Burada sadece çözüme giden yolu uzatarak ertelemeden söz edebiliriz ki, her kişide ertelemeye katlanma süreci konsantrasyonu farklıdır.)
Duygusal zekâ
Bu stratejilerin hepsi duygusal zekânın bir parçasıdır. Duygusal zekâ, farkındalık, anlayış (KAVRAYIŞ, durumu kavrama, bilgiyi kavrama, karşısındakinin karakterini kavarama, problemi kavarama vb gibi.) ve insanın duygularını ifade edip yönetilmesi demektir.
Dünyada çocukların akademik başarıları üzerine yoğunlaşılırken duygusal öz düzenlemenin üzerinde fazla durulmuyor. Çocukların ilerideki başarıları üzerinde duygusal zekânın IQ’dan iki kat etkili olduğunu gösteren araştırmalar düşünüldüğünde bunun yanlış bir strateji olduğu ortaya çıkıyor. (Burada kesinlikle şahsi bir öngörümü yazmak istiyorum. IQ diye bir zeka çeşidi yoktur! Sadece Öğrenme Basamakları vardır ve öğrendiklerimizin hepsi duygularımızın gelişmesine, çeşitlenmesine zemin hazırlar. Bu durumu zeka testlerinin başarısızlığının kayıtlara geçmesi ve bu konudaki okumalarımdan, bu yana düşünüyorum. En son duygusal zekayı okuyup  içimde yoğurmaya başladığımda deklare edilen bu iki zeka çeşidini, eğitimim ile güncellemeye yerleştirmeye çalışıyorum. Kendimde fark ettiğim kadarıyla, her hangi bir problemim ile ilgili  konu hakkında, ne kadar bilgili  isem o kadar çeşitli çözüm düşünüyor ve daha güvenle hareket ediyorum! O halde IQ aslında EQ'yu besleyen ve tek başına bilmek dışında bir etkisi olan bir zeka çeşididir ve bence IQ yoktur! Bilgi eriştiği basamaklar vardır.)
Özellikle, duygusal zekânın bir parçası olan öz denetimin çocukların ilerideki başarıları üzerinde önemli bir etkisi bulunuyor. Tepkilerini kontrol edebilen ve dikkat dağınıklığından (Dikkat dağınıklığının çok başka sebepleri olduğunu düşünüyorum ve katılmıyorum. Bu problem durumunun nedenlerini ayrıca incelemek gereklidir. Çünkü nedenleri doğru ortaya konulmayan problemden, doğru sonuçlar elde etmek ne denli mümkün olabilir ki! Bunun yanında dikkat dağınıklığı teşhisi alan ve aslında tutarsız ebeveyn davranışlarının sonucu şaşkın çocuk nerede ne zaman ne yapacağına karar vermekte büyük sıkıntılar çeker ve hareketlerini hızlandırarak davranış izlerini silmeye çalışıyor olabilir! Teşhisin acele iyice kontrol edilmeden konulması problemin doğru anlaşılmamasına sebep oluyor, ve zavallı çocuklar kusurlu sayılıp özel gereksinimli  öğrenciler haline gelebiliyor. Burada yalnızca anne baba değil çocuk ev ve toplum arasındaki tutarsızlıklara tabii kalabiliyor. Ne yazık ki toplum olarak anlaşılmış açık seçik siyasi değerleri sabitleyebilmiş bir norm yakalayabilmiş değiliz iktidarlara göre değişen değer yargılarımız var.) kaçınabilen çocuklar daha toplum yanlısı davranışlar geliştirip hedeflerine ulaşabiliyor. Öz denetim konusunda okul çocukları üzerinde yapılan bu çocuklarının otuzlu yaşlarını da kapsayan bir araştırma, öz denetimin, IQ, sosyo ekonomik statü ve aile çevresine göre, başarıyı daha fazla etkilediğini ortaya koydu. Daha yüksek öz denetime sahip çocuklar aynı ileride daha sağlıklı ve daha zengindiler, sabıka kayıtları ya da alkol problemleri çok daha azdı. ( Bu araştırmanın kontrol ettiği, anlamlı bir bağ bulmaya çalıştığı öz denetimin sosyokültür ile olan bağı bence son derece yanlış bir problem ile yola çıkılmış ya da bir hatalı durum var anlayabilmiş değilim! Özdenetimi yüksek çocukların iler ki hayatlarında başarı oranı yüksek, desek peki o zaman dahileri, sanatçıları, hapishanelerde yazılan kitapları, eserleri, hangi kategoriye almalıyız? Onlar kendilerini denetleyip bastırsalardı, erteleselerdi, hapishaneye düşmezlerdi, dolaylı olarak da çareyi de sanatta aramazlardı. Hiç düşündünüz mü, Nazım Hikmet eğer hapiste olamasaydı O muhteşem şiirlerin hepsini yazabilir miydi ? Ya da Yılmaz Güney! Bir eleştirmenin ona 'hapisten çıkınca Yılmaz Güney'in dehası tükeniyor' dediğini okudum. Bu durumları da hesaba katmak gerektiğini düşünüyorum. Aslına bakış açımızda bir sorun var ve hereksi ille de normatif bireyler yapmak istiyoruz, fabrikadan çıkmış gibi çeşitli beden ve renk ve detayda!) 
Duygular bir amaca hizmet eder
Duygusal zekâ her şeyden önce duyguları anlamak ve farkına varmaktır. Duygularımızı kontrol ve ifade edebilmemiz için önce anlayıp kabul etmemiz gerekir. Duygular rahatsızlık kaynağı değildir, insanın gelişiminde bir amaca hizmet ederler. Ayrık duygular kuramı, ilkel duygularımızın zaman içinde farklı amaçlara hizmet edecek ve davranışlarımızı belirleyecek şekilde geliştiğini ortaya koyuyor.
Üzüntü, zihinsel ve motor etkinliklerimizin yavaşlamasını sağlar. Bu da bizim duygusal keyifsizliğimizin sebebini anlayıp, sebeplerine daha yakından bakmamıza izin verir.
Bunun tam tersine, öfke bizi hızlandırır, uzuvlarımıza daha fazla kan akışı sağlayarak yoğun bir enerji açığa çıkmasına neden olur. Başlarda bu insanın bir dövüşe hazır olması için önemliyken modern zamanlarda bu gergin enerji başka tür bir mücadelede işe yarıyor. Haklarımız ihlal edildiğinde ya da olası tehlikelere karşı kendimizi korumamız gerektiğinde öfkeleniyoruz.
Duygularımıza saygı duymamız ve üzerlerinde düşünmemiz gerekiyor. Bu, çocuklarımızın yoğun ve yoğun görünmeyen duyguları için de geçerli. Kızım daha öne yapabildiği bir şeyi artık yapamadığında, örneğin araç koltuğunun kemerini bağlayamadığında yoğun bir öfke duyuyor örneğin.
Amerikan Pediatri Akademisi ebeveynlerin televizyon, tablet gibi cihazları çocuklarının olumsuz duygularını yatıştıracak bir araç olarak kullanmamalarını öneriyor. Çocukları yatıştırmak için bu araçların kullanılması onların kendi duygularını düzenleyebilme becerilerine ket vuruyor.
Temel olarak, çocukların öz denetimlerini ve duygusal zekâlarını geliştirebilmeleri için bu duyguları yaşayıp onlara tahammül etmeyi öğrenmeleri gerekiyor.
Başlık çok güzeldi ve beni çok etkilemişti, oysa bu başlık ile ayrılmış bölüm ile metnin ilgisini kurmak çok zor! Eksik bir şeyler olduğunu hissediyorum ! Karşıma çıkan bu problemi dilim döndüğü bilgim yettiğince tamamlamaya çalışacağım. Başlık ' Duygular bir amaca hizmet eder ' evet yüzde yüz katılıyorum, örneğin bu bilimsel makaleye ayrıntılı eleştiri getirmek, bir alt yapı bilgisini, bir bilimsel görüşü, bir tecrübeyi ve donanım dediğimiz, çok faktörlü düşünme eylemini beraberinde getiriyor ve uyarıcı makale karşısında bir öğretmen olarak okuma, anlama, kavrama ve cevap verme eylemini 'DUYGULARIM' yoluyla yapıyorum. Nedir bu duygu en başta gelişen, değişen, dönüşen bilginin hızla yayıldığı ortamda, mesleğimin gerektirdiği entelektüelliği yakalama, yeni bilgiler öğrenme, karşıma çıkan ve çıkabilecek sorunlara daha etkili çözümler bulma, kısaca 'daha iyi daha doğruya ulaşma çabası' dünya daha güzel bir yer olmalı görüşündeyim ve biz insanlar, bu dünya da güzel şeyler yapmalıyız! Çocuklarımız daha mutlu, daha müreffeh, daha sevgi ve saygıyla yaşamalı! İşte AMAÇ peki ben hangi duygular ile doluyum.
Bakalım, duygumu doğru tespit edebilecek miyim!
       'İYİLEŞMEK İSTİYORUM İYİLEŞMEK ' ve bunu okuyarak, yazarak dünyayı ve içinde bulunduğum şartları kavrayıp, değerlendirerek sevgi ve saygıyla yapmaya çalışıyorum. Daha iyi olmak, daha bilgili, daha güzel! En, en güzel !
 Şair diyor ki;
             ''iki ayak üzerinde durduğumuzdan beri,
iyi de biz, kötü de biz.''
Taşı yontup araç yapanda biz, onunla cana kıyan da! Atomu parçalayıp, enerji üreten de biz, bomba atan da!
Peki AMAÇLAR aynı mı evet aynı. İnsanoğlu eksiği nerede ? ne şekil de algılıyorsa onu elde etmeye çalışıyor. Amaç hep bir adım daha öne gitmek bir daha fazlasını elde etmek. Düğüm burada bu amaçları nereye kadar sürdürebiliriz?  Amacımız kendi sonumuzu hazırlar mı!
     
Çocuğunuzun duygusal zekâsını artırmak
Duygusal zekânın çocukların ilerideki hayatları üzerinde çok etkili olduğu ortaya çıktıkça araştırmacılar, çocukları yetiştiren kimselerin bu zekânın geliştirilmesi için neler yapabileceği üzerinde durmaya başladılar. John Gottman, duygusal zekânın nasıl geliştiğini anlamaya çalışırken ebeveynlerin çocuklarının duygularına verdikleri tepkileri gözlemledi. Bunun sonucunda ebeveynlerin çocuklarının duygularına dört şekilde tepki verdiğini buldu:
Ciddiye almayan ebeveynler, çocuklarının duygularının önemsiz olduğunu düşünüyor, çoğu zaman dikkatlerini dağıtma yoluyla onların duygularını ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Onaylamayan ebeveynler, olumsuz duyguları genellikle cezalandırma yoluyla ortadan kaldırılması gereken bir şey olarak görüyorlar.
Oluruna bırakan ebeveynler, çocuklarının bütün duygularını kabul ediyorlar ama Sessiz ve yargılayıcı bir tavrı burada görmek mümkün bilinçaltına yerleşecek türden bir ret ediştir aslında oluruna bırakmak, önemsememek, değer vermemek.) çocuklarının problemleri çözmesine yardımcı olmuyor ya da belli davranışlarına sınır getirmiyorlar. (Pusuda bekleyen aile en küçük yanlış davranışta çocuğu ilk yargılayacak mahkeme ancak problemin ortaya çıkmamasına olanak verecek yönlendirme kural, öğüt sınır belirleme yapılmıyor ki bu çocuklar için en zor durumdur.)
Duygu koçu ebeveynler, olumsuz duyguların ('OLUMSUZ DUYGULAR' diye bir şey olamaz!  Bu ciddi büyük bir hata, ne yazık ki, en yetkili hocalardan, radyo ve televizyondan dahi duyuyorum bu yöndeki duygu nitelemesini ve son derece yanlış buluyorum. Bazı duygular olumsuz duygular olarak niteleniyor. DUYGU'nun asla 'OLUMLUSU' 'OLUMSUZU' olamaz kimse kimseyi duyguları konusunda yargılayamaz eleştiremez SORUN DUYGUYU BELİRTEN DAVRANIŞLARIN olumlu yada olumsuz olması ve içinde yaşanılan toplumca hatalı karşılanmasıdır ki, bu da değişkendir, toplumdan topluma kişiden kişiye vs değişebilir. Bunun yanında evrensel olarak doğru olan ve doğru olmayan davranışlar da vardır. Örneğin dünyanın hiç bir yerinde bir insanın diğer bir insanı öldürmesi doğru karşılanmaz. İçimizdeki kin, nefret, haksızlık vs duyguları doğru yönetemediğimiz de yeltenilecek bir davranıştır. Burada yanlış olan kıskançlık ve ya haksızlığa uğradığını düşünme duygusu değil, bu eksiği, bu baskıyı ortadan kaldırmak için gösterilen davranışın normalitesidir.) değerini biliyorlar, çocukların bu duygularını ifade etmelerini sabırla karşılıyor ve duygusal deneyimleri çocuklarıyla bağlarını güçlendirmek için bir fırsat olarak görüyorlar.
Gottman’ın araştırması ebeveynleri duygu koçu olan çocukların fiziksel olarak daha sağlıklı olduklarını(Bu konuda yine 'hemen her konuyu ATATÜRK'e bağlıyorsun' diyen oğluma gönderme yaparak, ATATÜRK'ümüzün 'Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur!' özdeyişini vurgulayalım.  
'NEŞE' DUYGUNUN  İYİ YÖNETİLDİĞİNİN  GÖSTERGESİ
Bu günlerde beslenme problemlerinin ve şehir hayatının konservatif etkisinin, ruh ve beden sağlığımıza olan olumsuz etkileri, hakkında araştırma sonuçlarına dayanan yüzlerce bilgi akışı görüyoruz ve okuyoruz. Bunların doğal olarak, yaşamsal duygularımıza etkisi olacaktır, ancak bu veriyi acaba sorunlarımızın çözümünde bir etken olarak, problemin ortaya konmasında kullanıyor muyuz? Bence hiç kullanmıyor ve problem çözümüne daha ilk etaptan yenik veya yanlış başlıyoruz. Doğadan ve sağlıklı yaşam alanından uzak kalan çocuklarımızın, sağlıklı yaşamsal duygular, geliştirmesini beklemek büyük bir haksızlık olacaktır, görüşündeyim. Etrafımızda gördüğümüz gençleri, bu gözle değerlendirir isek ya çok zayıf kaslarının gereken kadar güçlü olamadığını ya da genç yaşlarına rağmen yağlı ve sarkık olduklarını, gözlemek mümkün. Bununla birlikte spor yapan gençlerin ise neşelerinin yerinde olduğunu söyleyebiliriz.), okulda daha iyi notlar aldıklarını ve arkadaşlarıyla daha iyi geçindiklerini ortaya koyuyor. Duygu koçu ebeveynler çocuklarına duyguları konusunda yardımcı olurken beş temel ilkeyi izliyorlar. (Ebeveynler, hangi duruma göre kendilerini eğitecekler, merak ediyorum. Her teze göre eğitim yaptıkları zaman ömürlerini çocuklar için yaşayan ebeveynler, ne kadar mutlu olacak ve daha sonra kendi mutsuzlukları üzerine çocukları için duygularını sabır ile özveri ile bastıracaklar. Düşüncem; Ebeveynlerin kendi duygularını iyi yönetmeye çalışması, çocuk için özel bir davranış geliştirmek yamalık gibi sonuç vermeyen doğal olmayan ve en önemlisi sürdürülmesi zor ve zorlayıcı bir işlem olacaktır. Yaşamını iyi organize etmiş bir ebeveyn için, çocuğuna duygu yönetimi öğretmesine gerek olduğu söylenemez! 
ÖNEMSEYİŞ
O zaten karşısındaki herhangi kişiyi, anlamak, sevmek, önemsemek üzere geliştirmiş ise çocuk otomatik olarak rol model etkisi ile ebeveyni örnekleyecektir.)  Bazen bu çok fazla zaman gerektirebilir. Gottman araştırmasında, duygu koçu ebeveynlerin zamanlarının sadece %20-25’inde bu beş ilkeyi izlediğini ortaya koyarak, her zaman bu süreci takip edemeyecek ebeveynlerin suçluluk duymasına gerek olmadığını belirtiyor.
     (Bu bölümden sonrasına bir tek şey ilave edeceğim kendi duygularının farkında olamayan kavrayamayan ebeveyn, çocuğunun duygularını nasıl fark edecek ? Gerçekten bazen 'bilim, sadece bilim sanayiine hizmet etsin' diye yapıldığını düşünüyorum!)
İşte duygu koçu ebeveynlerin izlediği beş adım:
1. Adım: Çocuğunuzun duygularının farkına varın.
Kendi duygularıyla ilgili farkındalık sahibi olan duygu koçu ebeveynler, çocuklarının duyguları konusunda da hassaslar. Çocuklarının, duygularını daha güçlü ifade etmesi gerekmiyor.
2. Adım: Duyguları çocuklarınızla bağ kurmak ve onlara bir şey öğretmek için bir fırsat olarak görün.
Çocukların duyguları rahatsızlık kaynağı ya da bir zorluk değildir. Bu duygular çocuğunuzla bir bağ kurabilmeniz için fırsattır, onları zorlu duygularla başa çıkmaları için yönlendirin.
3. Adım: Dinleyip tasdik edin.
Çocuğunuz duygularını ifade ederken bütün dikkatinizle dinleyin. Dinlediklerinizi tekrar anlatın, böylece çocuğunuza onun yaşadıklarını anladığınızı gösterin.
4. Adım: Duygularını isimlendirin.
Çocuğunuzu iyice dinledikten sonra onun duygularıyla ilgili bir farkındalık ve sözcük dağarcığı geliştirmesini sağlayın.
5. Adım: Sınır koyarak çocuğunuzun problem çözmesine yardım edin.
Bütün duygular kabul edilebilirdir ama bütün davranışlar kabul edilebilir değildir.
Çocuğunuzun problem çözme becerilerini geliştirerek kendi duygularıyla başa çıkmasına yardım edin. Uygun davranışsal ifadeler konusunda sınır getirin. Bu çocuğunuzun hedef belirlemesini ve bu hedeflere ulaşmak için çözümler üretmesini de kapsar.
Bu adımlar duygusal koçluğun bazen çabucak sonuca ulaşmasını sağlarken bazen de çok zaman olur. Burada en önemli şey sabretmektir. Eğer problem çok büyükse bu beş adımın bir seferde alınması gerekmiyor.
Çocuğunuzu güçlendirdiğiniz kadar kendinizi de güçlendirin.
 ( Bundan daha önce bir aşama olmalı! Bu davranışları ancak duygusal zekası güçlü ebeveyn gösterebilir, o halde aslında kendimizi güçlendirmek en anlamlı en sürdürülebilir ve en kolay yoldur!)
Duygularınız yoğunlaşmaya başladığında kendinizi de çocuğunuzu beslediğiniz gibi besleyin. Tüm duygular bir amaca hizmet ettiği için öncelikle duygunuzu yaşamak için kendinize izin verin. Eğer üzgünseniz biraz durup düşünmeniz gerekiyordur. Öfke duyuyorsanız haklarınızı korumak istiyorsunuzdur.
Bu beş adımı takip ederek kendi duygusal koçluğunuzu yapın. Kendi duygularınızı ve hedeflerinizi anladıktan sonra çocuğunuzun duygusal koçluğuna başlayabilirsiniz.
Eğitim Pedia takip etmeye özen gösterdiğim bir site,,,
 Selam ve sevgiler  sunar iyi çalışmalar dilerim.

14 Haziran 2018 Perşembe

KEMALİST MİNE BÜLBÜL


NUTUK
   ve ANLAYABİLDİKLERİM !
TBMM Gazi M. Kemal NUTUK  
     M. Kemal, Cumhuriyetin Kuruluş yıl dönümünden hemen önce ve aynı zamanda Cumhuriyet ile özdeşik Cumhuriyet Halk Fırkası kuruluş yıl dönümüne denk gelen günlerde 15 – 20 Ekim 1927 tarihleri arasında iç ve dış basın ve elçilik temsilcilerinin de hazır bulunduğu Mecliste okunan,
Nutuk;
   Mustafa Kemal’in kaleme aldığı, kimilerine göre Türk Hakanlarının Öğüt anıtı, Tuğ sahibinin gerekçeli kararları, kimilerine göre hesap verme,kimilerine göre uzun ve tek taraflı konuşma, bana göre de, neyi? neden? nasıl? yaptım, anlamında,belgelere dayanan disiplinler arası bilimsel eser niteliğindedir. Daha sonra kitap olarak bastırılmıştır. Nutuk’un ilk basımı eski harflerle yazılmıştır. 1919 – 1927 yılları arasındaki Milli Mücadele, meclisin kurulması, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin ilanı, İnkılapların gerçekleşmesi sürecini anlatır. Bu anlatım da Ulu Önder dünya ve Türkiye ile son derece önemli sosyopolitik tespitlere değindiği gibi kişisel ve toplumsal gelişimin önemli noktalarına da dikkat çekmiş, tespitlerini olaylar içinde vurgulayarak yine bilimsel öğrenme basamaklarını sentez düzeyinde çıkarmıştır. Tespitlerin bu basamakta olması bile başlı başına dünyanın ender görebileceği dahiyane bilimsel bir karaktere tek başına öncülük eder.  Nerede ne zaman toplumsal? Nerede ve ne zaman kişisel? Olunması gerektiği, mutlak çözüm karakterinin getirdiği kararlar dizini  anlatımda yerini almıştır. Örneğin bu güne ait bilimsel yaklaşımları dahi içinde görebilmek mümkündür ki; Duygusal zeka O günlerde tanımlı olmadığı halde, duygusal zeka için muhteşem bir örnektir. Türk Devletleri ve Dünya devletleri tarihinde bu denli açıkça ilan edilen, bilimsel kurallar gözetilerek belgeler ile gerekçelendirilmiş  başkaca bir eser yoktur.
  Dilerdim ki, her disiplinin uzmanı kendi disiplini ile ilgili olarak NUTUK için yorum yapsın, umarım olur. O zaman bütün disiplinlerden aldığımız verileri toplayarak zengin bir ortak payda çıkarabilmek mümkün ve çok güzel olurdu.
 Zaman zaman bu başlık altında bir, iki disiplin açısından bir girizgah yapmayı planlıyorum. Umarım ki, katılanlar ve söyleyecekleri olanlar yazarlar ve açıkça paylaşırlar. İyi ve değer ifadeleri aynen isimleri altında paylaşmaya söz veriyorum.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

8 Mayıs 2018 Salı

FUAT YEŞİLKAYA 'KIRILMA'


                                                  KIRILMA 

  Atatürk ilkelerinden dönüş sürecinin yaygın bir kanı olarak 1950’de başladığı zannedilir. Ancak İsmet İnönü’nün 1938-1950 yılları arasında “Milli Şef” olarak geniş iktidar yetkileri ile sürdürdüğü yönetim, asıl ödünlerin verildiği ve Atatürkçü politikaların terk edildiği dönem olmuştur.
                   Emperyalizme yanaşma, İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak…
  Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay sonra Türkiye, 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza attı. Deklarasyona göre taraflar “Akdeniz bölgesinde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde, etkin bir biçimde işbirliği yapmayı” kabul ettiler. Türk Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine antlaşmalarla ilgili olarak “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı ülkeleri hizmetine verdiğini” söylemişti.!!
Üçlü İttifak antlaşması İngiltere ve Fransa ile imzalanan deklarasyonlar 19 Ekim 1939 tarihinde “Üçlü İttifak Antlaşması” haline getirildi. Antlaşmanın yapıldığı tarihte II. Dünya Savaşı sürmektedir. Böylece Türkiye Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda vermiş ve batı ile “bağımlılık ilişkisi doğuracak antlaşmalara” imza koymuştur; hem de ölümünden yalnızca 6 ay sonra…
Anlaşma yapılan İngiltere daha 15 yıl önce “Türkiye’yi yok etmeye kararlı olduğunu, Türklerin vahşi talancılar olduğunu ve Anadolu’dan uzaklaştırılacaklarını” söylüyor ve 1930 yılına kadar süren Kürt ayaklanmalarının hemen tümünü kışkırtıyordu. Tevfik Rüştü Aras’ın yerine Dışişleri Bakanı olan Şükrü Saracoğlu’nun imzaladığı Üçlü İttifak Antlaşması’na ilk tepki Almanya’dan geldi ve Hitler Türkiye’yi “ikinci derecede işgal
edilecek ülkeler” grubuna soktu. Türkiye’nin tarafsızlık politikasından uzaklaşmasına     Almanya’nın ardından Balkan Devletleri ve Rusya tepki gösterdi. Özellikle Türkiye ve Rusya artık birbirlerine karşı “öncelikli tehdit” oluşturan iki ülke haline gelmişlerdi. Gazi’nin dış politika uygulamaları her yerde sekteye uğratılmıştı.
24 Ekim 1945’de kurulan BM’ye girildi.

'KIRILMA' Fuat Yeşilkaya 

 
 •14 Şubat 1947’de Dünya Bankasına girildi.
 •11 Mart 1947’de İMF’ ye katılındı.
 •22 Nisan 1947’de Truman Doktrini kabul edildi.
 •04 Temmuz 1948’de Marshall Yardım Planı kabul edildi.
     İşte teslim anlaşmamız.
  Türkiye'de demiryolu yerine karayolu taşımacılığının tercih edilmesinin, ABD'nin yaptığı Marshall yardımının bir koşulu olduğunu, 1950 yılında ulaşımdaki %50 oranına sahip demiryolu taşımacılığının, 2003 yılında % 5’ e düştüğünü, Türkiye'de % 95 olan kara yolu taşımacılığının payının; ABD'de % 43 olduğunu, Şimdilerde kimseler bilmez.
Petrol savaşları hala neden devam ediyor dersek ? Bizim gibi pazarlar var oldukça devam edeceğinden.. !
  1926 yılına dönersek,
Kayseri Uçak Fabrikası Resmen Açıldı. 1926 yılında 120 Alman ve 50 Türk’ten oluşan ekip fabrikayı üretim için kurmuş ve dönemin Milli savunma Bakanı Recep Peker kuruluşundan iki sene sonra açılışını yapmıştır.
1930’da Fabrika Milli Savunma Bakanlığı’na devredilmiştir. Fabrika sonradan Hava Müfettişliği’nin emrine verildi.
1932 yılına kadar burada 15 adet Junkers A-20 imal edildi. 1932’ den sonra ilk anlaşma Amerikan Curtis-Wright grubuyla yapıldı. Anlaşmada Curtis’den avcı, yolcu ve Fledgling uçakları alınması planlandı. Bununla beraber Curtis-Wright uçaklarının montajının Kayseri’de yapılmasına karar verildi. Bu anlaşma sonrasında yapılan anlaşmalarla fabrika, II. Dünya Savaşı’na kadar içlerinde Alman Gotha 145, İngiliz Miles - Magister gibi uçaklarında bulunduğu 112 adet uçak imal etti.
1939’da fabrikanın uçak üretim, bakım ve revizyon hakkı Türk Hava Kuvvetleri’ne verildi.
Amerikan Marshall yardımı sebebiyle uçak üretimi durduruldu, 1950’de Kayseri Hava İkmal ve Bakım Merkezi oldu.
KIRILMA FUAT YEŞİLKAYA 

1. Dünya Savaşının ve devamında 2. Dünya Savaşının temel nedeninin Petrol olduğu göz önüne alınırsa ve Petrol Savaşları günümüzde hala mevcut ise, Türkiye üzerinde oynanan oyunlara daha başka bir göz ile bakmak gerekir. Marshall Yardımı adı altında Türk sanayi ve Eğitim Sistemi üzerine konan ipotek (başka bir deyişle teslimiyet), hava ve demiryollarından vazgeçilerek petrol ve yan sanayi ürünlerinin tüketimine dayalı “Karayolu” nu ulaşımda ve sanayide kalkınma için temel araç olarak seçmemiz (ya da seçmeye teşvik edilmemiz), denizi doldurarak, Topkapı Sarayı Duvarları boyunca sahil yolları, Beşiktaş Bulvarı, daha sonraları Otoyol yapımı ve Demirel'in dediği “Demiryolları Komünist işidir” veciz sözü, ülkemizin nereden nereye geldiğinin çok açık bir ifadesidir.
Dikkat edilecek nokta ;Türkiye 15 Şubat 1952’de NATO’ya girdi. Herkes başvurunun DP iktidarı tarafından yapıldığını sanır, ancak Nato’ya giriş için başvuru 4 Mayıs 1950’de İnönü zamanında yapılmıştı.14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde DP iktidara geldiği için NATO’ya giriş şerefini(!) ise onlar yaşamıştır.
  Türkiye Milli şef İnönü zamanında ABD ile çeşitli konularda bir dizi ikili antlaşmalar imzaladı. Bunların içinde öyleleri vardı ki, değil bağımsız bir ülke bir sömürge bile bu antlaşmaları imzalamazdı.
  ABD ile yapılan ilk ikili antlaşma 23 Şubat 1945’de ki “Karşılıklı Yardım Antlaşması” Adı “Karşılıklı Yardım” olan bu antlaşmanın temel özelliği, ABD isteklerinin Türkiye tarafından kabul edilmesi, Türkiye’yi ağır yükümlülükler altına sokması ve hiçbir yükümlülük altına girmeyen ABD’nin haklarının korunmasıdır. Antlaşmanın 2.maddesi şöyledir: “T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD’ne temin edecektir.” Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan bir antlaşmada yer alması mümkün değildir. Türk Hükümeti ABD’ne hizmet sunmakla görevli olacak, bu görevin sınırı da belli olmayacak. Bu antlaşmanın birde 5.maddesi vardır ki : “Türkiye parasını ödemiş olsa da ABD Başkanı gerek görürse, aldığı malzemeleri geri vermeyi kabul etmiştir…” LEND LEASE antlaşması.
   İkinci antlaşma, 27 Şubat 1946’da yapılan bir kredi antlaşmasıdır.
•Bu antlaşmanın özü,dünyanın değişik yerlerinde ABD’nin elinde kalan ve ülkesine geri götürmesi pahalı olan eskimiş, bozuk savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye’ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Antlaşmanın II.bölüm 1.maddesi
şöyledir : “ABD Dış Tasfiye Komisyonu, Türk Hükümetine satacağı malzemelerin fiyatlarının, envanterini ve listelerini verecektir. Satış fiyatı ilgili mümessiller tarafından görüşülecektir.   Türk Hükümeti tarafından malzeme bulunduğu yerden ve bulunduğu gibi alınacaktır. Alınan malzemenin mülkiyeti Türkiye’ye geçmeyecektir. ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat vermeyecektir.
•Bu ve önceki antlaşmada yer alan maddelerin ne anlama geldiğini Türkiye ve İnönü 1964 Johnson Mektubu ile öğrenecektir. LEND LEASE SETTLEMENT anlaşması.
27.12.1949’da imzalanan “Fulbright Antlaşması” “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Antlaşma…” Milli Eğitim’de 27 Aralık 1947′de imzalanan “Fulbright Antlaşması” ile oluşturulan komisyon T.C eğitim sistemini şekillendirmekte. Anlaşma gereği komisyonun başkanlığını ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçisi yapmakta. Fulbright komisyonu, ilkokuldan İmam Hatip’e kadar, tüm eğitim müfredatını belirliyor. Yarısı ABD’lilerden oluşan komisyona ABD’nin Türkiye büyükelçisi başkanlık ediyordu. Bu antlaşma Türk Milli Eğitimine yön verecek iradeye, ABD’nin önce ortak edilmesi daha sonra belirleyici olmasını sağlayacak koşulları yaratan bir antlaşmadır.
    Antlaşmanın 1.maddesi; “Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu antlaşma ile belirlenen ve parası Türk   Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracaktır.”
Antlaşmanın en dikkat çekici 5.maddesi ise;
“Komisyon dördü T.C. Vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir…
    
    İsmet İnönü, 1963’te, Türkiye’yi ABD’nin yarı sömürgesi yapan bu durumu, şöyle açıklamıştı: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu ? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden Washington’un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum.”demiştir.
   ABD ile Eğitim konusunda yapılan bu antlaşma Türk Milli Eğitimini ABD denetimine bırakan süreci başlatmıştır. “Yeni Dünya Düzeni” politikalarının bizim için öngördüğü “dinsel eğitim” yada “eğitimin dinselleştirilmesi” bu antlaşma ile büyük bir boyut ve ivme kazandı. Eğitim birliği “dini eğitimde birliğe” kaydı. Eğitimin bu günkü hali ise sanırım herkes tarafından bilinmektedir…
  Tarafsız kalma politikası yürüten Atatürk, sanayi devrimine geçişteki en önemli ve en kıymetli unsurun insan olduğunu bilmekte idi. Birey yetiştirmek, onun ilk hedefi idi. Bu nedenle Köy Enstitülerinin alt yapısını ,sistemini hazırlamıştı.. Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireylere olayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. 

        Fuat Yeşilkaya 

KENDİMİ YONTUYORUM 


Saygıdeğer arkadaşım Fuat Yeşilkaya'nın yazısına eklentilerim.

   Atatürk bilginin gücüne olduğu kadar, bilginin kullanımını da son derece önemli bularak Yurtdışından davet edilen bilim adamları ile bilimsel toplantılar yapmış ve sonucunda, yine Türk Kültürüne ve yapısına uygun olan yepyeni yegane program ortaya koymuş, bu çalışmasını öneri niteliğinde bilim zümresine iletmiştir. 
  Eğitim alanındaki en büyük özellik bireyin yaşantısı dahilinde kendini gerçekleştirmeye ve sürekli eğitim hakkına olanak sağlayacak düzeneğin sağlanmasıdır. Kemalist Kurumların hemen hepsinde başarı dahilinde yükselme söz konusudur. Temel eğitimde bu günkü gibi sınıflara ve belirlenmiş bir müfredatla değil ihtiyaç analizleri doğrultusunda uygulama ve varlık gereğinden ortaya çıkar. 
   
     O halde Sosyal Demokrasinin en üst gerekleri yerine getirilse bile; bir kişiyi sınırlandırılmış belli bir formatta eğitmenin 'O' kişinin eğitimine karşı ketleyici, sınırlayıcı görür ve  gelişmeyi ve yükselebildiği kadar yükselmeyi engeller. Bu gün Hayat Boyu öğrenmenin temelinde yine Atatürk'ün bu sağlam öngörüleri vardır. Uygulama ve program ile düzenlemeler yapıldığında yine kültürel yükselmeyi sağlayacak alt yapı olarak uhdemizde mevcuttur. İnsan kendini kendi sosyal,kültürel, ekonomik çevresinde var eder ve ihtiyaç duyduğu, yaşamında kullanabileceği bilgileri benimser.     Şimdi çocuklarımıza dayattığımız konserve hayatlar bu yüzden kalıplı ve yaşamsal değeri olmayan bilgilerdir. Atatürk'ün Eğitim anlayışından doğan KÖY ENSTÜTİLERİ bir anlamda dalından koparılan çiçeğin bir müddet yaşayarak etrafa güzel kokular saçmasından ibarettir. Daha sonra ki yazılarımızda göreceğiz ki, Atatürk Teknik Okullar ve alt yapısı için harkulade sistemler geliştirmiş yine Törenin ortaklaşma yönünü kullanarak birbirine yardım ettirmiş, birbirini gerçekleştirmiştir. 
Bu sistem bir kök gibi birbirinden ayrılmaz bir bütündür. 1939'dan sonra maruz kalınan tepeden inmeci yaklaşım bu 'Ulu' Çınarın köklerinden aldığı suyu kesmiş ve kuruma başlamıştır. Köy Enistitüleri bu ağaçtan alınan bir şıvgındır. Aşı bir müddet tuttu gibi görünse de köklerini aramış bulamamıştır. Bütün bunların yanında itiraf edilmesi gereken hala 'O' okulların yetiştirdiği öğretmenlerin, yetiştirdiği nesil ! 

                               

                                 AYAKTA DİMDİK DURMAKTADIR! 
                                           

                                 NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ! 

    KEMALİST MİNE BÜLBÜL              
KEMALİST EĞİTİM
    
                             NE MUTLU ATATÜRK YOLUNDAN YÜRÜYENE !